Yeme Bozukluğu ve Tedavisi (Bulimiya, Anoreksiya, Tıkanırcasına Yemek Yeme, Obezite)


Neden Yeriz?

Sağlıklı yeme ya da normal yeme ile duygusal yeme farklıdır. Bir insanın günlük yaşamını sağlayabilmesi, kendisini hastalıklardan koruyabilmesi, akıl, ruh, beden sağlığını sürdürebilmesi için alması gereken protein vitaminler vardır. Yeme davranışı duyguları bastırmak için (İçindeki boşluğu doldurmak, problemlerden kaçmak için, stres ve sıkıntıdan kurtulmak için) kullanıyorsa burada patolojiden, problem alanlarından bahsedilir. Yeme çeşidine göre ya da yeme biçimine göre patolojiler farklı adlandırılmaktadır.

Yeme bozuklukları, yeme davranışında ağır bozukluklar olması ile karşımıza çıkmaktadır. Bulimiya nevroza, Anoreksiya nevroza, Tıkanırcasına yemek yeme, Obezite olmak üzere 4 alt başlıkta sınıflandırılmaktadır.

Yeme bozukluklarında, yenilen şey yemek değildir, çıkarılan şey yemek değildir. Burada dinamik bir nedensellik bulunmaktadır. Kişi neden bu semptomu seçmiştir, bu semptomla bize ne anlatmak istemektedir ve bu semptoma nasıl bir anlam yüklemiştir Dinamik nedenselliğe mutlaka bakılmalıdır.

Yeme bozukluklarını ayrıntılı incelemekte fayda var. Bunlardan ilki Bulimiyadan başlayalım.

Bulimiya Nervoza nedir?

Bulimiya nevroza; tıkanırcasına yedikten sonra kendi kendini kusturma, bağırsaklarını boşaltıcı (lavman v.b) idrar söktürücü v.b ilaçları kullanma, hiç yemek yememe ya da aşırı spor yapma gibi davranışlarda bulunurlar. Anoreksiya nervozada ise en düşük vücut ağırlığını sürdürmeye istek vardır. Bulimiya nevroza ve anoreksiya nervoza yeme bozukluklarında vücut biçimi ve ağırlığı algısında bir bozukluk vardır.

Başlıca özelliği; tıkanırcasına yemek yeme (tüketilen yiyecekler çoğunlukla dondurma, pasta, tatlı, yüksek kalorili yiyecekler olur) ve kilo almamak için kusma davranışının sergilenmesi demektir. Kusma bazen kendi başına bir amaç olabilmekte, kişi kusmak için yemek yiyebilmektedir.

Bulimiya nervozası olan kişilerde yoğun diyetle beraber, aşırı egzersiz ile ölümüne bir zayıflama görülmeye başlanır. Bir deri bir kemik kalmalarına rağmen aynada kendilerini şişman görürler. Beden ağırlığı, güzellik, çirkinlik konusu ile aşırı ilgilidirler.

Yemek yeme ve yememe arasında bocalar. Yeme tutkusu ağır basar ve gizlice yer. Sonra çıkarır sonra tekrar yer.

Bulimiya nervozası olan kişiler kendi kendilerini değerlendirmelerinde, vücut biçimleri ve ağırlıkları üzerinde aşırı dururlar ve benlik saygılarının başlıca belirleyicisi bunlardır. Kilo alma korkuları, kilo verme istekleri ve vücutlarıyla barışık olmamaları ile, anoreksiya nervozası olanlarla benzerlik gösterirler. Ancak böyle bir bozukluk, yalnızca anoreksiya nervoza dönemleri sırasında ortaya çıkıyorsa, ayrıca bir bulimiya nervoza tanısı konulmaz.

Bulimiya nervozası olan kişiler, genelde yeme sorunlarından dolayı utanç duyarlar ve bu davranışlarını saklama gereği duyarlar. Genellikle gizli gizli ya da göze çarpmadan ve hızlıca yemek yerler. Kişi, rahatsızlık duyana dek yemeyi sürdürür. Tıkanırcasına yeme, kişi kendisini iyi hissetmediği, insanlarla bir çatışma yaşadığı, az yemek yeme kararını sürdürürken yoğun bir açlık çektiği ya da vücut ağırlığı, vücut biçimi ve yiyeceklerle ilintili bir takım duygular içinde olduğu zamanlarda tetiklenir.

Tıkanırcasına yemek yeme, geçici olarak kişinin kendisini daha iyi hissetmesini sağlarsa da, daha sonra kişinin kendi kendisini aşağılaması sonucunu doğurur ve sonuçta da çökkün bir duygu durum ortaya çıkar.

Sebepleri:

Bulimiya nervoza genelde ilgisiz bir anne ve baskıcı, çocuğundan aşırı beklentileri olan bir babaya sahip genç kızlarda görülür.

-Biyolojik: Nöropinefrin ve seratonin aktivitesinde azalma
-Sosyal: İnceliğin takdiri. Aile sorunları, reddedilme.
-Psikolojik: mükemmeliyetçi yapı, ergenlik sorunları, sinirli ve dürtüsel yapı,
-Psikodinamik: Nesneden ayrılmadaki kararsızlığın ambivalans olarak yemeğe yöneltilmesi.

Tanı konması için; üç ay süreyle, en az haftada iki ortalamasıyla davranışın yinelenmiş olması gerekmektedir.

Anoreksiya Nervoza;

Anormal derecede düşük vücut ağırlığı belirtisi ile görülen ve hayatı tehdit eden ciddi bir yeme bozukluğudur. Anoreksiya nevroza bozukluğu olan kişiler, ince kalmak konusunda aşırı takıntılıdırlar, onlar için çok ince olmak çok önemlidir. Hepsi normal kilolarının çok altındadırlar. Anoreksiya nevroza genellikle 12-20 yaş arasında genç kızlarda sık görülür. Anoreksiyalı kişilerin yüzde 90- 95’ i kadınlar ve kızlardır. Görülme sıklığı, 13-14 yaşlarında ve 17-18 yaşlarında, iki kez pik yapar.

Genelde orta ya da ileri ergenlik yıllarında başlar. 40 yaş üzerindeki bayanlarda görülme oranı çok düşüktür. Zorlayıcı bir yaşam olayıyla başlayabilmektedir. Gidişi ve sonlanışı büyük ölçüde değişkendir.

Anoreksiya nervozası olanların yaklaşık yarısında bulimik belirtiler gelişir.

Anoreksiya Nervozanın başlıca özellikleri; Kilo almaktan ve şişmanlamaktan çok korkma ve vücudun biçimi ya da boyutlarıyla ilgili algısında belirgin bir bozukluk olması, Kadınlarda ve kızlarda çoğu zaman aybaşları olmaz. (amenore) Kişi, olabilecek en düşük vücut ağırlığını sürdürmeye bile karşı koyar.

Bu kişiler kilo almaktan ya da şişmanlamaktan çok korkarlar. Bu yoğun korku zayıflamakla birlikte azalmaz. Kilo kaybı olsa çok zayıflamış olsa bile, kilo alma korkusu çoğu kez giderek artar.

Bu kişilerin vücut ağırlıklarına ve biçimlerine yükledikleri anlam çarpıktır. Kendilerini aşırı kilolu görürler. Bunun için vücut ağırlıklarını ve boyutlarını kestirmek için aşırı tartılma, vücut bölümlerini ölçüp durma ve şişman olduğunu düşündükleri vücut bölgelerine ( karın, kalça, uyluk gibi) aynada bakıp dururlar. Bu kişilerin benlik saygıları büyük ölçüde vücut biçimlerine ve vücut ağırlıklarına bağlıdır. Kilo kaybını çok büyük bir başarı olarak görürlerken, kilo almayı bağışlanamaz bir yetersizlik olarak görürler.

Bu kişiler, kiloları aşırı düşük olunca, çökkünlük, toplumdan uzaklaşma, çabuk sinirlenme, uykusuzluk, cinsel ilgi kaybı gibi bir takım depresif belirtiler sergilerler.

Anoreksiya nervozası olan kişilerin, yaşadıkları soruna ilişkin içgörüleri genellikle yoktur. Ve böyle bir sorunlarının olduğunu inkar ederler.

Sebebi:

-Psikodinamik: Anne ile yaşanan çatışma ve bunu yarattığı suçlulukla karakterize.

Cinsellik, gebe kalma ve anneden ayrılma korkusu
Kadınlığı reddetme. Adetten kesilme

-Genetik yatkınlık
-Sosyo kültürel etkenler: Zayıf olma baskısı
-Aile etkeni: Katı aile, geçimsizlik, aşırı denetim
-Mükemmeliyetçi yapı
-Cinsel taciz ve travmalar

FARKI/AYIRICI TANI

Anoreksiya da genel olarak beğenmeme vardır.
Blumia: Aynada kendini kilolu görmez. Yiyip bir yolla atma vardır. Yemekten kaçınmaz.
Şizofreni: Garip yeme davranışı var. Ama kilo endişesi ve hiperaktivite yok.
OKB: törensel yeme olabilir. Ama beden algısı bozulmamıştır.

Tıkanırcasına yemek yeme:

Belirtiler

-Kontrolsüz yemek yemedir.
-Kompulsif bir davranıştır.
-Normalden daha çok yemek yer.
-Atak gibi gelişir. İnsani değildir.
-Hızlı yeme, rahatsızlık verici tokluk hissedene kadar yeme, açlık duymuyorken yeme, utandığı için tek başına yeme, sonrasında tiksinme ya da suçluluk duyması ölçütleri yer alır.
-Üç ay boyunca haftada en az bir kere görülür.
-Karbonhidrat ve şeker açısından zengin besinlere yönelim sıktır.
-Hemen ardından suçluluk ve pişmanlık duygusu gelir.
-Evde yalnızken, tatilde ve akşamları çok olur.
-Duyguları ile yüzleşmemek için yemek kullanılır (Çözülmemiş problemler, stres durumu..)

Sebebi

-Düşük benlik saygısı
-Vücuttan tatminsizlik
-Çocukluk döneminde stresle baş etmeye öğrenememe
-Mükemmeliyetçi ebeveyn
-Yemeğin sürekli ödül olarak kullanıldığı aileler.
-Genetik faktörler
-İlişkisel faktörler
-Medya
-Toplum
-Yakın çevre

Obezite:

Belirtiler

-Yağ miktarının gereğinden fazla olması.
-Fiziksel aktivitesini azaltan, sosyal ve psikolojik problemlere yol açan, giderek toplumdan uzaklaşmaya neden olan kronik, ilerleyici bir hastalıktır.
-Çocuklukta önce obezite sonra depresyon, yetişkinlikte önce depresyon sonra obezite olabilir.

Beden imajı ile depresyon gelişebilir.
Bakış ve yorumlardan dolayı sosyal kaçınma ile depresyon gelişebilir.

Sebebi

-Aşırı ve sağlıksız beslenme
-Fiziksel aktivitenin azlığı
-Çevresel faktörler: Öğrenilmiş yeme davranışıdır. Yaşam tarzı, ailevi ve kültürel faktörler etkili.
-Yaş: yaşla artar.
-Stres
-Uyku bozuklukları
-Hastalıklar ve kullanılan ilaçlar
-Depresyon-anksiyete
-Genetik faktörler

Tedavileri:

İlk başta güven ilişkisine odaklanılmalı. Yemek ile uğraşılmamalı. Birkaç seans sonra yeme çalışılmalı.

BDT etkili bir tekniktir.

Neden kustuğuna odaklanılır.

Yeme davranışı üzerinde kontrolü sağlamak önemlidir.

Duygusal bir problemdir. Duygusal sebepler kalkmadıkça kısır döngü olarak devam eder. Duyguyu bulup üzerine gidildiği zaman yeme problemi yıkılır.

Stresli, öfkeli, üzgün olduğunda belli besinleri tüketmesi ve bu besinleri tüketmeden rahatlayamayacağını düşüncesi üzerine çalışılır.

Kendini ödüllendirme yöntemi anlatılır.

Hedef koyma: Yemek ataklarını durdurmak için adımlar (saat, gün, haftalık)

İleri durumlarda Kapsamlı tıbbi ve ruhsal muayene gerekebilmektedir.

Bu durumu ortaya çıkartan etkenlerle, sürmesine neden olan etkenler birbirinden farklı olabilir. Her birinin ayrı ayrı ele alınması, gerekiyorsa aile terapisine de başlanması gerekir.

Anoreksiya nervozalı ve bulimiya nervozalı hastaların bilişsel çarpıtmaları olduğundan bilişsel davranışçı teknikler işe yarar. Bu kişilerin uçlarda yer alan ve esnek olmayan düşünce biçimleri, benlik saygıları, benlik algıları, çarpıtılmış düşünceleri, mükemmel olma istekleri bilişsel yeniden yapılandırma ve sorun çözme gibi bilişsel terapi yöntemlerine olumlu cevap verebilmektedirler.

Tek başına kaldığı zamanları kısıtlamak için, zaman yönetimi yönergeleri vermek, dinlendirici, eğlendirici ve oyalayıcı etkinliklerle uğraşmasını sağlamak.

Tıkanırcasına yemesini ya da kusmasını önlemek için yapılandırılmış ortamlarda (lokanta gibi kalabalık ortamlarda) yemek yemesini önermek.

Aşırı spor yapması yerine, sağlıklı spor yapması için bilgilendirmek

Yeme bozukluklarında görülen bilişsel çarpıtmalardan hangisi(leri) ni kullandığı gösterilmektedir

Ya hep ya hiç düşünce çarpıtması: tek 1 gram bile kilo alsam şişmanlarım
Abartma: 1 kg bile alsam, hiçbir giysem bana olmaz.
Kişiselleştirme: 1 kg ile alsam herkes bunu fark eder.
Korkunçlaştırma: 1 kg alsam sevgilim beni terk eder.
Büyüsel düşünme: yeme biçimimi değiştirirsem sevdiklerimin başına kötü bir şey gelir.

Haftalık tartılması gerektiği anlatılır. Sık tartılma, kişinin kilosu üzerinde aşırı odaklanmasına yol açtığı anlatılır.

Vücut kilosu, yemek yeme ve az yemek yemenin biyolojik ve psikolojik sonuçları, tıkanırcasına yemenin önüne geçmek için, ara öğünlerde de yemek yemesi gerektiği anlatılır.

Tıkanırcasına yemek yeme, çıkartma ya da aşırı spor yapma eylemlerinden uzak durmak için, bunların yerine, hoşa gidecek daha uygun başka etkinlikler üzerine konuşulur.

Vücuduna bakıp durmaktan, aynaya bakıp durmaktan, tartılıp durmaktan ve moda dergilerine bakıp durmaktan kaçınılması gerektiği bunların yerine sportif, kültürel, eğitimsel çalışmalar üzerine planlamalar yapılır.

Dürtülerine karşı koyabilmek, yiyecek tüketmeyle çıkartma arasında geçen süreyi uzatmak için bir takım geciktirme yöntemleri geliştirilir. Dolayısıyla ya çıkartma dürtüsü yatışacak ya da aradan belirli bir süre geçtiği için yiyeceklerin bir bölümü sindirilmiş olacaktır.

Mükemmeliyetçilik beklentileriyle ilgili olarak kendilerine daha esnek ve hoşgörülü bakabilme becerileri üzerine çalışılır.

Korku uyandıran yiyeceklerin bir sıralaması yapılarak en az korku uyandırandan başlanarak, en çok korku uyandıran yiyeceklere doğru sistematik duyarsızlaştırma tekniği uygulanır.

Yeme bozukluğunun bir sonucu olarak, kaçınılan yemek yeme yerlerinin ve koşullarının bir sıralaması yapılarak, en az kaçınılan yerlerden başlanarak, en çok kaçınılan yerlere doğru gidip, yemek yemeleri üzerine destek çalışması yapılır.

Bilişsel yeniden yapılandırma tekniği ile işlevsel olmayan vücut biçimi, ve vücut ağırlığıyla ilgili düşünceler üzerine çalışılır. Sorunlu düşünceler ve ortaya çıktıkları durumlar belirlenir. Bunlar somutlaştırılmaya, dışsallaştırılmaya ve üzerlerinde düşünülme çalışmaları yapılır.

Danışanın kendisini yargıladığı katı ölçülerle, başkalarını da yargılayıp yargılamadığı üzerinde düşünme çalışmaları yapılır.

Kendisini olumsuz olarak damgalamasını durdurması istenir. (obsesyonların tedavisinde kullanılan DUR yöntemi burada da kullanılabilir.)

Korktukları düşünce ve sonuçları imgeselleştirmesi istenir ve belirli bir süre, bu duyguları yaşaması istenerek korkularının sönmesi çalışması yapılır.
Danışanın sorun çözme becerileri artırılmaya çalışılır. Baskın yetenekleri üzerine konuşulup onlar üzerine yoğunlaşılır.

Besin danışmanlığı önemlidir.

Ataklar sırasında duygu ve düşüncelerini yazması ve bu durumda başka neler yapılabiliri konuşmak önemlidir.

Hayatından bir yiyecek çıkarılırken, bir yararlı yiyecek veya davranış koyarak adım adım gidilir.

Markete tok gitmesi sağlanabilir.

Duygularını yemek üzerinden değil nasıl ifade edeceğini bulmasına yardımcı olmak önemlidir.

Yeme alışkanlıkları çalışılır.

Hedef koyup aşama aşama ulaşması sağlanmaya çalışılır.

Sosyal destek: Aile, eş, arkadaş desteği ve katılımı.

Yaşam biçimini değiştirme.

Gerektiğinde Psikiyatr, psikolog, Diyetisyenle ortak çalışılır.

İhtiyaç duyduğu alanlarda danışana verilen hipnotik telkinler de tedavide çok etkilidir.

Erol AKDAĞ
Klinik Psikolog

Ebeveyn tutumlarının çocuk karakteri ve kişiliği üzerine etkisi

Çocuk eğitimi anne karnında başlar. (Anne hamileyken başlar.) Annenin duygu regülasyonu nasılsa (hamilelik döneminde ve özellikle bebek doğduktan sonraki ilk 3 yıl) bebeğin duygusal regülasyonu da o yönde şekillenir. Anne çok kaygılı, üzüntülü, depresifse çocuk bunları içselleştirir. Bebek de o modda büyür. Gece çok ağlayan, sürekli mız mız olan bebeklerin annelerinin ruh hallerinin iyi olmadıklarını görürsünüz. Annenin ruhsal yapısından, duygu regülasyonundan bebek etkilenmiştir. İlk ilişkilerimiz, anne babayla olan iletişim, etkileşim  (0-6 yaş döneminde) hatalı yapılandıysa, bundan sonraki geleceğimize  de bu yapılanma  (ilişkilerimize) bu hatalı yapı yansıyacaktır. Bugün annemizle, yarın babamız, arkadaşımız, nişanlımız, eşimiz, amirimizle olacaktır. Bazen fotokopi çektiğimizde kağıt üzerinde çeşitli çizikler olur. Camı temizler, fotokopi makinesini düzenler kağıt koyarız fakat gene o çizikler çıkar. Çünkü o fotokopi makinesinin dram denilen  ünitesinde bir çizik vardır. O çizik tamir edilmediği müddetçe siz camını ne kadar temizlerseniz temizleyin ne kadar davranışsal ve bilişsel yöntemlerle uğraşırsanız uğraşın makinenin içine girip o ana kalıptaki çiziği düzeltmediğiniz süreçte tüm ürünleriniz, ilişkileriniz çizikli çıkacaktır.

Anne açtır. Ya da bir şeyden korkmuştur kaygılanmıştır. Anne aç olunca, korkup, kaygılanınca  stres hormonları artar. Annenin stres hormonları artınca o hormonlar çocuğa göbek kanalından gelerek çocuğu etkiler. Bu durumda anne strese karşı hassasiyeti olan bir bebek geliştirmiş olur.  (Anneyi etkileyen her şey anne karnında bebeği de,  onun duygu regülasyonunu da etkiler.)

Annenin verdiği tepkiler, (ses, bakış, dokunuş v.s) dünyayı tanıması  için bebeklerin, çocukların en önemli deniz feneridir. Bebek dünyayı anne üzerinde tanır, keşfeder.  Anne dünyaya, nesnelere, ,insanlara, hayvanlara nasıl tepki veriyor. O tepki verme şeklini içselleştirir. Bebeğin, çocuğun yetiştiği, büyüdüğü çevre her şey çocuğun duygu regülasyonunu etkiler. Martı sesi, ezan sesi, çan sesi  v.b bir bölgede çocukluk geçirdiyseniz, çocukluğunuz esnasında stresli bir ortamda, çevrede  yaşadıysanız, her şey  martı sesi, ezan sesi, çan sesi  zihninize nörobiyolojik olarak kodlanır. Siz çağrışımsal bir zincirle tüm o duygusal ağı, duygusal örüntüyü aktifleştirirsiniz. Çocukluğumuzda deneyimlediğimiz ilişki şekilleri beynimizde nörobiyolojik yolaklar halinde aktifleşir ve bu yolakları biz ömür boyu tekrarlarız.

Çocuk bağlanma stillerinin aynısını anneden taşıyor. Anne çocuğunu olduğu gibi kabul eder, ona güvenli bir dünya kurarsa, onun  ihtiyaçlarını karşılarsa çocukta güvenli bağlanma stili dediğimiz beynimizin ana sistemini yapılandırır.  Anne çocuğunu doğurduktan sonra kendi bireysel problemleriyle, kocasıyla kavgaları, duygu durum bozukluğu, depresyon, panik atak varsa, alkol, sigara gibi kötü alışkanlıkları varsa, kayınvalidesiyle sorun yaşıyorsasa, evlilik sorunları, ekonomik sorunları varsa  çocuğu güvensiz bağlanma stili geliştirir. Bu çocuğa gelen uyaranlar güvensiz bağlanma uyaranlarıdır. Bu çocuk dış dünya ile ilişkilerinde patolojik, sıkıntılı ve problemli olmasına neden olur.  Kısaca belirtmek gerekirse; Anne kendi canının derdine düşmüşse, çocukluğundan itibaren getirdiği bireysel kişilik patolojileri varsa bu durum aynen bebeğe yansır.

Oyun parklarına  gidin seyredin. 2-3 yaşında çocuk annesinin yanına gelir, sürtünür ve geri gider. Kum, kürek oynarken birden annesine bakar orada olduğunu görür ve oyununa devam eder. 3 yaşına kadar bu şekilde sürer. Annenin yüzünde korku ve panik görürse 1 adım ileriye gidemez. Çünkü o adımdan sonrası  çocuk için cehennem demektir. Çocuk, oyun oynarken annesiyle kurduğu ilişkinin patalojik olup olmadığını, çocuğun annesiyle  kurduğu bağlanmanın; güvenli bağlanma mı güvensiz bağlanmamı olduğunu rahatlıkla anlarsınız.
 
 Ebeveynlerin ruhsal sorunlarının olması da çocuklardaki duygu regülasyonlarını bozar ve kişilik bozukluklarının temelleri atılır. Sürekli evde travmatik bir şekilde dayak yiyen, cezalandırılan bir çocuk sağlıklı bir kişilik geliştiremez. Bir ebeveyn bir çocuğa fiziksel bir acı verdiğinde o çocuk çözümsüz bir biyolojik çelişkiyle karşılaşır. Bir yandan yaralanıp korktuğumuzda korunmak için bize bakım veren güvenebileceğimiz, sığınabileceğimiz kişilere sığınma içgüdüsüyle doğarız. Diğer yandan bakıcılarımızın da (bakım veren) acı ve korku kaynağı haline gelmesi, yaptığı şeylerle çocuğun dehşete düşmesine sebep olması, çocuğun beyni için oldukça kafa karıştırıcıdır. Bir devre çocuğu acı veren ebeveynden kaçmaya iterken diğer bir devre çocuğu güvenlikle bağdaştırdığı figüre doğru yönlendirir. Bu yüzden ebeveyn korku ya da acı kaynağıyken durum çözümsüz bir hal aldığı için beynin işlevlerinde bozulma görülebilir. Bu durum çocuklarda psikoza kadar gidebilmektedir.

Çocuğun nesnelerle  kurduğu ilişki ile insanlarla kurduğu ilişki aynıdır aslında. (Nesnelerle kurduğu ilişkiden yola çıkarak bunu insanlarla nasıl ilişki kurduğunu, kuracağını da  anlayabiliriz.) Oyun oynarken, kalemi kullanırken, buzdolabını kapatmaktan  kapıyı örtünceye  kadar nesneyle kurdukları  ilişkiyi an’ a indirgediğinizde bir insanın, (çocuğun) karakter,  kişilik portresi her yere mührünü vurduğunu görürüz. Dolabı tuttu açtı açma şiddet derecesi ile insanlarla kurduğu temas aynıdır. Meyve suyunu masanın üzerine koydu koyuş şiddet derecesi  ile arkadaşlarıyla temas derecesi genellikle aynıdır. Meyve suyunun içine pipetini koydu. Oradan meyve suyunu höpürdetmesi ve içine çekme şiddet derecesi ile oyunlardaki uyum derecesi aynıdır. Ayağıyla buzdolabının kapağını örttü buzdolabına dokundurma şiddet derecesi ile arkadaşlarıyla oynarken, şakalaşırken ki derece aynıdır.  (An’ lar bizim tüm tarihimizi saklar.)

Herkesin bir  tarzı vardır. konuşmanızda,  giyiminizde, ev dekorasyonunuzda ve imza atmanızda bile herkesin kendisine özgü bir tarzı vardır. Bu tarz,  çocuk yetiştirme için de geçerlidir. Çocuk yetiştirme tarzınız;  hem aile dokunuzu, huzurunuzu etkilerken hem de çocuğunuzun kişilik yapısını, duygularını, okuldaki akademik başarısını, seçtiği arkadaşlarını, sigara, alkol, uyuşturucu kullanıp kullanmayacaklarını bile etkileyebilecek geniş bir yelpazeyi  kapsar. Eğer Otoriter bir ebeveynseniz çocuklarınızın hayatlarına, yaşam biçimlerine oldukça müdahilsinizdir. Fiziksel olarak da çocuklarınızın hayatındasınızdır.  Çocuklarınızın üzerinde  yeterince kontrol uygularsınız, ya da uygulamaya çalışırsınız. Çocuklarınızın kiminle, nerede, ne yaptığından haberdarsınızdır. Otoriter yaklaşım tarzı;  Çocukları ya aşırı itaatkâr ya da isyankâr yapar. Her iki durumda da çocuk bilgi kaynağından nefret etmeyi öğrenir.

 Müsamahakar ebeveynseniz;  Bu tarz bir ebevenlik rolünü üstlendiyseniz çocuklarınıza çok az sınır koyuyor ya da hiç sınır koymuyorsunuzdur. Ailede Kural  ve sınır sorunu vardır.  Çocuklarınızın istediği, neredeyse her şeye teslim oluyorsunuzdur. Ebeveynlik rolünü aslında çocuklarınıza bırakıyorsunuzdur. Onlara çok fazla özgürlük tanıyorsunuzdur. Eve dönüş saatlerini siz belirlemiyorsunuzdur, ne zaman eve döneceklerini bildiklerini düşünüyorsunuzdur.  Bu tarz çocuklar; fevri, öfkeli, saati saatine uymayan, karşı gelen, asi, antisosyal kişiler olma eğilimindedirler. Buna çok yatkın olmaktadırlar. Despot ebeveyn tarınız varsa;  Bu ebeveynler kendileri öfkeye yatkındırlar. Çocuktan çok sayıda istekte bulunurlar. Kendi beklentilerine, ihtiyaçlarına cevap vermediklerinde bağırır, çağırır, eleştirir ve ceza verirler. Çocuklarına yaklaşım tarzları ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin şeklindedir. Çocuklarının ayrışma ve bireyleşmeleri ebeveynler tarafından desteklenmez. Bu ebeveynlerde büyüyen çocuklar korku içinde büyürler. Olumsuz duygularını çok bastırırlar ya da  eyleme vururlar. (öfke patlamaları, kötü alışkanlıklar v.s.) bu çocuklar ebeveynlerini sert, soğuk ve mesafeli olarak tanımlarlar. İhmalkar ebeveyn tarzınız varsa;  Bu ebeyenler sadece lafta ebeveyndirler. Kendilerine çocukları nerede olduğu ve ne yaptıkları sorulduğunda verdikleri cevap bilmiyorum, emin değilim şeklinde olur. Sürekli olarak ulaşılamama, ve ilgisiz, meşgul olma eğilimindedirler. İhmal edilen çocukları tanımak hiç de zor değildir. Yetişkinlere ve kendi akran gruplarına karşı (yaşıtlarına göre) yabancılaşma yaşarlar. Sürekli mesafe ayarı yaparlar onlarla iletişim ve etkileşim kurmakta çok zorlanırlar. Mesafe ayarı yapmak için çoğunlukla öfkeli davranırlar ya da çok çekingen davranırlar. Duygusal olarak dengesizdirler. Duygu regülasyonları çok zayıftır. Sorun çözme becerileri çok zayıftır.

En etkili ebeveynler, ebeveynliklerini çocuklarının yaşlarına ve olgunluk düzeylerine göre ne zaman ve nasıl ayarlayacaklarını bilen ebeveynlerdir.

Çocuklar, dünyaya sınırları kuralları bilerek gelmezler.  Çocukların Yaşına ve gelişim düzeylerine göre sınır ve kurallar konulmalıdır. Sınır ve kural konulduğunda çocuklarda karakter ve kişilik oluşmaya ve oturmaya, şekillenmeye başlar. Çocuğunuza iltifat ederken de fırça atarken de ölçü ve denge çocuğun karakter ve kişilik gelişiminde çok önemlidir.

Çocuklarla konuşurken ses tonunuzu ayarlayarak bağırmadan soğukkanlı bir şekilde iletişim ve etkileşim kurmanız önemlidir.  Çocuklarınızla konuşurken başka bir şeyle meşgul olmadıklarından emin olun, çocuğunuzun doğrudan size bakmasını sağlayın. Göz kontağı kurarak kısa, basit anlaşılır tarzda konuşun. Konuşma bittikten sonra anlaşılıp anlaşılmadığınızı teyit edin. Çocuğa ne istediğinizi tekrar ettirin.  Verilen görevi tamamlamaları için bir süre sınırı tanıyın. (15 dakika sonra televizyon kapanacak, dişlerini fırçalamış ve yatağında olmuş olacaksın gibi. )

Teşekkür ve iltifat etmeyi de unutmayın. Olumlu pekiştireçler davranış kazandırmada çok önemlidir. 

Unutmayın; Çiçek açmadığında, çiçek değil etrafındaki ortam düzeltilmeye çalışılır.
Sevgiyle ve Sağlıcakla kalın 🙂

Erol AKDAĞ
Klinik Psikolog

Ergenlik döneminin tribal enfeksiyonları

Ergenlik dönemi, biyolojik, psikolojik, zihinsel ve sosyal açıdan bir gelişme ve olgunlaşmanın yer aldığı çocukluktan erişkinliğe geçiş dönemidir. Ergenlik insanoğlunun 2. Patlama dönemidir. Boy atmasıyla, cinsel hormonların vücuda pompalanmasıyla adeta motor takılmış gibidirler.

Çocuklar sadece büyürler, Ergenler ise; hem büyürler hem değişirler. Ergenlik;  ikinci doğum olarak da adlandırılır.

Ergenleri daha iyi anlayabilmek, tanıyabilmek ve onlara yardımcı olabilmek  için o dönemin özelliklerini bilmemiz lazım. Ergenlerin en büyük problemi, kendisinin kim olduğunu tanımamasıdır. Kimlik çatışması yaşamasıdır. Beden olarak kimdir? Ruh olarak kimdir? Ergen bunları tanımlamaya çalışırken o kadar zorlanır ve acı çeker ki etrafındaki kişiler de onu anlamaz ise eylem vurmalar başlar. (yeme bozukluğu, karşı gelme bozukluğu, öfke patlamaları, cinsel eyleme vurmalar, alkol, uyuşturucu v.s)

Ergen dışarıdan, (çevreden) ve içeriden gelen uyarıcılarla yeni bir değişime uğradığını fark eder. Ergenin bu dönemi sancılıdır. Bir insanın ruhunu alıp başka bir bedene, cesede koyduklarında ne hissederse ergen de aynı şeyleri hisseder. Aynaya bakar kendisini tanıyamaz. Kendisinin ruhsal tasarımı halen çocuktur. Çevresindeki insanlar kazık kadar boyun  oldu, eşek kadar adam oldun, halen oyun oynuyorsun demeleri onu şaşırtır. Bu durum onun için çok acıdır. Kız çocuklarının göğüslerine kitap bastırıp okula gitmelerinin nedeni de budur aslında. Biz büyümedik, biz çocuğuz diyorlar aslında. Erkek çocuklarının sesleri kalınlaştığında utanma duygusu bununla ilişkilidir. Bir sabah kalkıyor delikanlı o ses  ve beden sanki onun değil gibi algılar. Bunların yanında Cinsel arzular  da duymaya başlar. Bunları bastırmak zordur. Makine buna hazırlıklı değildir. Bu hazır olmamanın yanında insanlar sizden roller beklerler,  Kazık kadar adam oldun, kocaman kız oldun… Adam olma rolü beklerler. İşte burada bocalama  ve çalkantılar başlar. Bu bir geçiş dönemidir. Ergen yeni gelişen beden tasarımını, ruhsal tasarımını  zamanla içselleştirir.

Ergenler sürekli aynaya bakarlar. Neden bakarlar? Bedenlerine alışmaya çalışırlar. Bu benim yüzüm, bu benim sakalım, bu benim göğsüm, bu benim vücudum diyerek yeni bedenlerine alışmaya, adapte olmaya  çalışırlar. Anne- babalar bu durumda,  aynanın önünde kazık gibi dikilme diye kızarlar.

Ergenler amaç edinmeye çalışırlar. Bir gün gelir ben futbolcu olacağım der ertesi gün doktor olacağım der başka zaman müzisyen olmanın kendisine daha uygun olacağını söyler. Sürekli arayış içindedir. Bu normaldir. Ergenin herhangi bir şeyle ilgilenmesinin desteklenmesi gerekir. kesinlikle ilgilendiği şeyle ilgilenmeyin. Önemli olan bir şeyle ilgilenmiş olmasıdır. İlgilendiği şeyin içeriğiyle ilgilenmemek en iyisidir. Vay efendim doktorluk dururken sen neden garson olacağım diyorsuna girmeyin. Bu dönemin geçici olduğunu bilin. Amaç edinmelerinin desteklenmesi gerekir. amaçları ne olursa olsun bir müddet sonra zaten vazgeçecekler. Yeni bir role dönecekler. Her gün yeni bir rolle karşınıza çıkacaklar zaten. Neden olmasın diyerek ergenle mantıklı ve makul bir şekilde konuşmak en iyisidir. Rasyonaliteye çekmek ama amaç edinmenin önüne geçmemek en güzelidir. Amaç edindiği şey üzerine harekete geçiyor mu? Önemli olan konu amaca yönelip yönelmediğidir.  Burada önemli olan şey , ergen  zararlı ve kötü bir şey yapmıyorsa destekleyin, takibini mutlaka yapın.  O merakının ve ilgisinin kalıcı olmadığını bilin.

Ergenler ayrışmak ve bireyleşmek isterler. (İsyan etme de diyebiliriz. ) Ne demek ayrışma ve bireyleşme? Diye soracak olursanız açayım biraz; Ergen bir şemsiyenin altında yaşar. O şemsiye aile şemsiyesidir. Anne- baba şemsiyesidir. Ergen içinden gelen bir dürtüyle o şemsiyenin dışına çıkmak ister. Fakat; o şemsiyeyi tutan el onu oradan çıkartmak istemez. Ayrılabilmesinin ilk şartı olarak o şemsiyeye isyan etmeyle süreç başlar. Bağımsızlık ve özerklik ilanı gibi bir durum  aslında yaşanılan şey. Ergen önce hayır der, isyan eder, mantığı yoktur, mantık aramayın zaten. Ergenler daha sonra mantığını kurgularlar.  Yani mantığa oturtmaya çalışırlar.  Siz ergene kravat bağla dersiniz o,  tam tersini yapar, düğmelerini açar, pantolonunu dışarı çıkartır. Otorite ne isterse tam zıttını yapmaktan adeta keyif alır.  Şu bir gerçektir ki; dünyada büyük projeler üreten insanların tamamı aykırı insanlardır. Siyasal tarihimize baktığımızda da ne kadar tutuklanmış adam varsa hepsi devleti yönetmiştir, ya da yönettiğini görürsünüz.  

Ergenlik döneminin bir özelliği de dost edinme,  kankalık kurmak istemesidir. Kankalık; birisine sır verebilmek ve onun da sırrını taşıyabilmek demektir. Ergenin kankalık ilişkisinin desteklenmesi çok önemlidir.  Sağlıklı ve dengeli ilişkiler geliştirebilmesi için buna ihtiyacı vardır.

Ergenin kimliğinin oluşabilmesi için cinsel kimliğinin de onaylanması gerekir. karşı cins tarafından beğenildiğine ve sevildiğine inanması önemlidir. Karşı cins tarafından beğenildiğini hissederse kendisini kız veya erkek gibi hisseder.

Ergen hiç önemsenmiyor, fark edilmiyor, takdir görmüyorsa, desteklenmiyorsa inatlaşır. Otoritenin (Anne, baba, öğretmen v.s) beklentilerinin tersini yapmaya başlar. Ters kimlik geliştirir. Ters hareket hemen fark edilir. Ahmet normal şartlarda fark edilmiyorsa, ne zaman Mehmet’i  dövdüğünde fark ediliyorsa bu davranışını devam ettirir.  

Ergenlerde sık görülen kişilik örüntülerinden de  bahsetmek istiyorum: Borderline dediğimiz sınırda kişilik örüntüsü:  Öbürü ile sürekli bağlantıda kalmak ister. Hayatında mutlaka iletişim içerisinde olacağı birileri olmalıdır. Yoksa ölür, yapamaz yani. Sevdiği kişi ile ilişki içerisinde olmadığı müddetçe kendisini yok  olmuş, aşağılanmış ve değersiz hisseder. Birisini kaybederse (ilişkisi biterse) mutlaka yerine birisini koymak zorundadır. Sürekli iletişimde kalmak ister, mesaj çeker, telefon eder. yalnız başına kalamazlar. Sürekli birisine(birilerine) yapışır ve boğar. Yapıştığı kişi olur da bunu terk ederse kıyamet kopar. Bir dakika önce aşkından şiirler yazan kişi, bir dakika sonra telefonuna cevap vermeyip  meşgul tuşuna basarsa ölümcül nefret duyar.

Histrionik kişilik örüntüsü:   Oyuncu demek. Sahnede yaşıyormuş gibi yaşarlar. Sürekli ilgi isterler. Sınıfta çok soru sorarak ilgi merkezi olmak isterler. İlgi merkezi olmazlarsa çatlarlar. Bayılırlar. Otobüste çok konuşurlar. Kahkahalarla yüksek sesle konuşurlar. Flört etmeyi severler. İlişkilerinde sadık kalamazlar. Çok ilgiye ihtiyaçları vardır. Cinselliği araç olarak kullanırlar. Duyguları çok sık değişir. (gülerken ağlar, ağlarken güler) çok kıyafet denerler. Normal kıyafetle göremezsiniz. Sahneye çıkacakmış gibi giyinirler. Ders dinlemez, kim benimle ilgileniyor aklı ondadır. Yapmacık davranırlar. Yakınlık yetmez, içine sokası gelir. Terapiye Kıskançlık sorunuyla gelirler. Alımlı, çalımlı ve  bakımlıdırlar.

Antisosyal kişilik örüntüsü:  Rahat suç işlerler. Toplum kurallarına uymazlar. Utanma arlanma yoktur. Çok kolay yalan söylerler. İdealleri yoktur. Anlık davranırlar. Etik sınırları yoktur. Ben yaptım oldu derler.  Emanete hıyanet ederler. Sadece kendi çıkarlarını düşünürler. Vicdan azabı duymazlar. Her zaman izah ederler. (Sor niye yaptım? Şener şen filmindeki gibi davranırlar. )

Şizoid kişilik örüntüsü:  Duygusal yakın olmak istemezler. (kimseye karşı) ailenin parçası gibi hissetmezler. Yakın ilişkiye girmekten zevk almazlar.  Ayrıntıyla çok meşgul olurlar. Bilgisayarla çok meşgul olurlar. Arkadaşları yok denecek kadar azdır, ya da hiç yoktur. övgüyü de eleştiriyi de tınlamazlar. Duygusal olarak soğuk ve ilgisiz görünürler. Bunun dinamik yapısında;

  1. Duygusal olarak çocukla duygusal ilişkiye giremeyen anne vardır. (sevmeyen, ilgilenmeyen anne)
  2. Duygusal olarak boğan ebeveyn tutumları. (muck muck çok uyarana dayanamıyor bundan dolayı  dükkanı kapatabiliyorlar.)
  3. . Saatlerce otururlar, sıkılmazlar, daralmazlar.

Toparlayacak olursam kısaca;  Ergenlik dediğimiz şey ilk 0-6  yaşın tekrarıdır aslında. İlk  6 yaşta 3 dönem vardır 1,5 yaşa kadar oral dönem, 3 yaşa kadar anal dönem 3-6 arası fallik dönemdir. Ergenlikte bunun aynısıdır. Ergenliğin başları oral dönem gibidir çocukta bir değişiklik olur haz odaklı olur gezeyim yiyeyim içeyim oyun oynayayım haz veren ne varsa onu yapar. Ergenliğin 2. dönemi anal dönemdir. 8. sınıf- lise 1 dönemidir. Bu dönemde çocuk otorite ile savaşa başlar. Öğretmeni ya da anne- babası  şunu yap der, yapmıyorum der.  Ya bu çocuk geçen sene iyiydi ne oldu böyle diye düşünülür.  Anne babaya,  her şeye itiraz eder. Anal dönemde otorite ne diyorsa hep tersini yap demektir.  Anne der, oğlum şuraya otur öbür tarafa oturur. Odanı topla, bunun anlamı şudur odanı toplama. Anne baba ne diyorsa tersini yapar. Sigara zararlı demek onun için günde 1 paketten az içmem demektir. Ergenliğin son bölümü lise 2-3-4 civarıdır. O yaşlarda fallik dönem oluyor. O yaştaki çocuğunda derdi karşı cins beni beğensin. Otorite ile savaş devam eder ama  azalır. Anne baba sakinse, duygu regülasyonları iyiyse  otorite ile savaş ortalama 1-2 yıl sürer anne baba da savaşıyorsa  40 yaşına da gelse  çatışma devam eder.

Ergen çocuğunuzla çok fırtınalı hayat yaşıyorsanız, duygularınızı regüle etmekte zorlanıyorsanız bir uzmandan yardım alınız…

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Söylenmeyeni duymak, Görebilmek için bakmak.

S

İletişimin tanımına baktığımızda;  Bilgi üretme, aktarma ve anlamlandırma süreci olarak tanımlanır.  Anlamları eşit kılma sanatıdır. (Konuşulan ile anlaşılanın aynı olmasıdır denilir.) İletişim, Bir canın diğerine ulaşmasıdır. Ya da Kalbin diğer kalbe dokunmasıdır aslında. Eğer konuşulanlar dudaktan öteye geçmiyorsa kalbe dokunmuyorsa iletişimden bahsedemeyiz.  

İletişim; iki kişinin birbirini fark etmesiyle başlar. Fark edildiğini hisseden kişi ben varım doğalım, seviliyorum, değerliyim, güvenebilirim mesajını alır.  Çocuğu adam yerine koyan toplum değiliz.  Ama adam olmalarını istiyoruz. Adam yerine koymadığınız kişinin adam olması mümkün değildir.  Sadece çocuklar değil aslında; toplumda,  insanlar da diğer insanları adam yerine koyarken ya da fark ederken belli kıstasları vardır, Güçlü değilseniz (mevki makamınız yoksa) güçsüz görünen birisiyseniz, kısacası  paranız ya da makamınız yoksa, arkanız kuvvetli değilse adam yerine konulmuyorsunuz, fark edilmiyorsunuz…

 Fark edilmediğini hisseden kişi ben yokum, ben doğal değilim, sevilmiyorum, değerli değilim, güvenemem mesajını alır. Bu da tüm patolojilerin, ruh sağlığı sorunlarının kökenini oluşturur.

             İLETİŞİM ENGELLERİ (İLETİŞİM KAZALARI)

Emir verme ve tehdit etme :  Ne diyorsam onu yap soru sorma. Eğer dediğimi yapmazsan kafanı kırarım, seni anandan doğduğuna pişman ederim cümleleri.

Öğüt verme, çözüm sunma: Git başkalarıyla arkadaş ol, onunla arkadaş olma türünden ifadeler. (Çözüm sunmak değil, çözüm üretmesine yardımcı olmak lazım.)

Yargılama, eleştirme, suçlama:  Sen zaten hep böylesin. Sen adam değilsin, adam olmazsın … Etiketlenen çocukla iletişim kurmak zordur. Çocuk nasıl tanımlanıyorsa nasıl görünüyorsa  bir müddet sonra çocuk o istikamette davranışlar geliştirir.

Ad takma, gülünç duruma düşürme:  Geri zekalı, yaramaz, tembel, pasaklı, sümüklü  v.b  (toplum içinde bu yapılıyorsa daha tehlikelidir.)

Konuyu değiştirme, oyalama, işi alaya alma:  Başka şeylerden konuşalım, Ahmet nasıl oldu gibi.

Sorgulamak: Eve neden geç geldin?  Nerede kaldın? Saatin kaç olduğunu bilmiyor musun?  Tarzındaki iletişim biçimi. Suçlanan kişi savunmaya geçer. Bu da iletişimi bozar.

             BAŞARILI BİR İLETİŞİMİN TEMEL KOŞULLARI:

  1. Karşımızdaki kişiye saygı duymak: Bireyin varlığını kabul etmek, önemli ve değerli olduğunu hissettirmek.

   Her  insanda “kabul görme, beğenilme, önemsenme  güdüsü, ihtiyacı”  vardır. İyi iletişimciler, insanlardaki bu güdüyü harekete geçirenlerdir. Sevildiğini hissetmek kabul görme isteği birinci dereceden ihtiyaçtır.

   İnsanları fark edilmekten,  önemsenmekten daha fazla hiçbir şey motive edemez. (Her insan özeldir sevilmeye layıktır.)  sen varsın, teksin, özelsin, anlamlısın mesajı verilmelidir.)

Evliliklerde ve tüm ilişkilerde de her fert önce birey olacak, kişilik sahibi, karakter sahibi olacak ki bütün anlamlı olsun. 1 (Birin) değeri olmadan birlerden oluşan bütünün değeri yoktur. (Bütünü oluşturan birin değeri yoksa, bütün değerini bulamaz.)

(Zengin, fakir, kör, topal v.s)  herkes  kabul edilmek, sevildiğini hissetmek, ister. TÜM İNSANLARIN ONURLARI EŞİTTİR.  Herkesle konuşacak bir şeyler bulabilmeliyiz. Kibirlenmeden, böbürlenmeden, topluma ve insanlara fildişi  kulelerinden bakmadan konuşabilmektir. Köylü Ahmet amca ile bağ bahçe muhabbeti, otomotivci ile otomobil muhabbeti.(v.s)  insanların kalbine girmenin en kestirme yolu insanları alakadar eden konular üzerinde konuşmaktır.

Yapılan işi takdir etmek. (Çöpçü de genel müdür de iltifat bekler. Onaylanmak ister. (ev de ev hanımları, okulda öğrenci de aynı şeyi bekler.) İnsanlara daha fazla teşekkür daha fazla iltifat edebilnmek iletişimi güçlendirir.  Marifet iltifada tabidir.  ( Bilim ve sanat iltifat görmediği ülkeyi terk eder der  İbni sina)

    İnsan insanın kurdudur felsefesinin ya da büyük balık küçük balığı yer anlayışının topluma egemen olduğu,  paranın,  mevki  ve makamın (koltuğun) pirim yaptığı bir toplumda, gücün kadar saygınlığın olduğu bir toplumda bu değerleri  hayata geçirebilmek büyük erdemdir.

    Evde Çocuğun odasına girmeden önce kapısını vurup izin istemek gerekir. Bu çocuğa değer verdiğimizi, önemsediğimizi gösterir.

  1. Empati yapmak:  Dış dünyayı, karşımızdaki kişinin penceresinden görmeye çalışmaktır.

Kendimizi bir an için karşımızdaki kişinin yerine koyarak, onun nasıl bir ruhsal durum içinde olduğunu anlamaya çalışmaktır. Empati halden anlamak demektir aslında.

     Empatide bu durumda ben olsaydım ne hissederdim, ne düşünürdüm, ne yapardım sorularına cevap aranır.

                    Empatinin 3 boyutu vardır.

  1. iletişim kurduğumuz kişinin hangi duygular içinde olduğunu anlamaya çalışmak DUYGU BOYUTU
  • iletişim  kurduğumuz kişinin hangi düşüncede olduğunu anlamaya çalışmak DÜŞÜNCE BOYUTU
  • iletişim  kurduğumuz kişinin içinde yaşadığı sosyal ve ekonomik ortamı anlamak KÜLTÜR BOYUTU

Empati içgörü, farkındalık  kazandırır.  Çocuk ailenin tepkisine göre şekil alır.  Çocuk bakkaldan izinsiz bir şey aldığında anne babanın ilk tepkisi çok önemli. Çocuğun elinden tutup paranın ödenmesi lazım. (sen bakkalcı olsaydın ne hissederdin diye sorun) Küçük kıvılcımlardan yangın doğar.

 Çocuklarla drama çalışmaları empati duygusunu geliştirir.

3.Sen dili yerine ben dilini kullanmak:  Karşımızdaki insan yanlış davranışta bulunduğu zaman sen diliyle verdiğimiz tepkilerdir.  “ Sen adam olmazsın sen şöylesin  sen böylesinle başlayan cümleler.”

          Sen dili yargılamayı ifade eder. Yargılanan kişi savunmaya çekilir. Bu da iletişimi bozar. Beni niye beklettin yerine Bekletilmek hoşuma gitmiyor ya da bekletme davranışını sevmiyorum, gibi ben dili kullanılmalıdır.

         Sen mesajını alan kişi:

  1. Kişi değerlendirildiği için kendisini suçlu, değersiz ve aşağılanmış hisseder. Benlik saygısı azalır.
  2. Karşımızdaki kişide direnç (tepki) oluşturur.
  3. Karşımızdaki kişi  sevilmediğini düşünür.
  4. Karşımızdaki kişide ben kötüyüm mesajı oluşturur.
  5. Davranıştan çok, kişiliğe yönelik olduğu için can sıkıcıdır.

    Ben diliyle iletişim kurduğumuzda; kabul edilmeyen, istenilmeyen davranışlar karşısında bizde oluşan duygu ve düşüncelerin ifade edilmesidir.

Ben iletisinde 3 unsur olmalıdır.

  1. kabul edilmeyen davranışın tanımı.
  2. Kabul edilmeyen davranışın bizde yaşattığı duygu.
  3. Kabul edilemeyen davranışın bizim üzerimizdeki somut etkisi.

Yanlış olan davranıştır, insan değil. Oyuncuya değil, topa vurun.

Ben dilinde eleştirilen kişi değil, beğenilmeyen davranıştır.

Sağır mısın kes şu televizyonun sesini (sen dili.)

Yavrum televizyonun sesini bu kadar açtığında başım ağrımaya başlıyor ve başım ağrıyınca da öfkeleniyorum. Televizyonun sesini biraz kısar mısın  (Ben dili)

Çok kabasın yerine konuşurken sözümün kesilmesi beni rahatsız ediyor ve öfkeleniyorum gibi.

4. Etkin(aktif) dinleme:   Konuştuğumuz kişinin söylemek istediğiyle, bizim anladığımızın aynı olup olmadığını denetlemeye denir.

Konuşmacının söylediklerini kendi kelimelerimizle açarak tekrar etmektir.

 (feedback geri bildirim)

                             Etkin dinlemenin faydaları:

  1. Birey kendisine değer ve önem verildiğini kabul edildiğini, sevildiğini düşünür.
    1. Birey, duygularını ifade etme olanağı bulduğundan   “ anlaşıldım “ duygusunu yaşar ve rahatlar.
    1. Bireyde hem benlik saygısının artmasına hem de kendisini dinleyen kişiye yakınlık duymasına neden olur.

Etkin dinleme, empatiyi gerektirir.

5.NİTELİKLİ BERABERLİK: Çocukla ya da aile fertleriyle geçirilen zamanın kalitesidir. Kaliteli birlikteliktir. Çocuğa top almakla, top oynamak arasındaki farkı anlayabilmektir.  Çocuklarımızı, aile fertlerimizi  nesne olarak değil, özne olarak görmemiz  lazım.

Ailedeki kişiler maalesef beraber değil, yan yana yaşıyorlar. Beraber oldukları zaman dilimlerinde bile ellerden telefon düşmemektedir. Aile bağlarını güçlendirmek lazım onun için de  en az bir öğün yemeği tüm aile fertleri beraber yemelidir. Yemek esnasında mümkün olduğu kadar  tv izlenmemeli tv kapalı olmalıdır.

Şunu unutmayalım ; Çocuğumuza ve aile fertlerimize  verebileceğimiz  en güzel hediye ZAMANDIR

6. Tatlı dil: Öğrenilmesi gereken ilk dil tatlı dildir. Bir damla bal, bir varil ziftin çekemeyeceği sinekleri toplar. (Lincoln)

Her söz çocukta iz bırakır. Sözlerimize dikkat edelim.  Her söz çocuğun kişiliğine konulan bir tuğladır.

Aç bırakma hırsız, çok söyleme arsız edersin der atalarımız.

Şunu da unutmayalım; İltifat ederken ve fırça atarken ölçü ve denge çocuğa karakter kazandırır.

İLETİŞİMDE 3 ÖNEMLİ GÜÇ:

KELİMELER % 10

SÖYLEYİŞ BİÇİMİ SES TONU: % 30

BEDEN DİLİ: % 60

BEDEN DİLİ: İletişimde, sözlerin haricinde tüm vücudu kullanmaya beden dili denir. Her şeyimizin bir mesaj değeri var. (yüzümüz alasını söyler.)

Düşünceler sözlü iletişimle

Duygular sözsüz iletişimle (Beden diliyle) en rahat ifade edilirler.

İnsanların birbirlerine bakışlarından, durdukları mesafeden iletişime açık olup olmadıklarını beden dilinden anlarız.

İlk izlenim, ilk intiba ilk 3 dakikada oluşur. Ve bir daha kolay kolay değişmez.

Beden dili iletişimin iskeletidir. ( Göz kontağı, yüz ifadesi, postür, yöneliş)

Göz kontağı:  insanların yüzüne bakanlar, bakmayanlardan daha çok hoşa giderler daha çok kabul görürler. İnsanlarla onları rahatsız etmeyecek ölçüde ancak mümkün olduğu kadar çok göz kontağı kurmak lazım.

Gözler ruhun aynasıdır.

Çocuk, size bakıncaya kadar, yapmasını istediğiniz şeyi söylemeyin. (göz teması)

Yüz ifadesi: sıcak ve dostça tebessüm etmek lazım. Donuk ve ifadesiz gözükmekten kaçınmak lazım.

Tebessüm etmesini bilmeyen esnaf dükkan açmasın (çin atasözü)

Gülümsemeye en çok muhtaç olan kimse, başkalarına verecek tebessümü olmayan kimsedir.

Postür:  ( Beden duruşu) Vücudun dik, kendinden emin ve dinamik olması

Ayaktaysak dik durmak oturuyorken sandalye ya da koltuğu tam doldurmak.

Yakınlık: İnsanlara, daima onları rahatsız etmeyecek şekilde,en yakın mesafede  durmaya gayret edin. 

Yöneliş: cephemizin konuştuğumuz  insana dönük olması. Grup içinde mümkün olduğu kadar çok kişiye merkezimizi ( gövdemizi) açık tutmak lazım.

Bedensel temas:  el sıkışma, sarılma, kucaklama, öpme gibi fiziksel temastır. Dokunmanın gücünden yararlanmak lazım. Dokunmak insanları rahatlatır.

Bugün çocuk kendiliğinden gelip boynunuza sarıldığında ilgilenmezseniz, yarın arkasından koşarsınız ama yetişemezsiniz.  

Psikosomatik hastaların  yaşam öyküleri incelendiğinde  (tansiyon, şeker, migren v.s)  yeteri kadar bedensel temasta bulunmadıkları, sevilmedikleri, öpülüp kucaklanmadıkları bilinmektedir.

 Bedensel temasın Yerinde kullanılmaması  ve aşırı kullanılması iletişimi zorlaştırabilir.

Dış görünüş: kendimize gösterdiğiniz özen, kendimize verdiğimiz değerin ifadesidir.

İnsanlar kıyafetleriyle karşılanır fikirleriyle uğurlanırlar. Gerçeğinden hareket edecek olursak ye kürküm ye felsefesi  halen toplumumuzda geçerlidir.

İsmiyle Hitap etmek: Konuştuğumuz kişinin adını kullanmak iletişimde çok önemlidir. (Bir insana ismiyle hitap etmek o kişiye en büyük iltifattır.)

Son olarak; Sevdiklerinize seni seviyorum demeyi karacaahmete bırakmayın diyorum.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Travmatik Stres

Travma; zihnimizin kaldıramayacağı düşünsel, duygusal ve davranışsal bir yükle karşı karşıya kalma durumuna   travma denir.  Psikolojik travmalar;  insan  zihninin anlayamadığı, algılayamadığı, kaldıramadığı, eritemediği bir ham armut gibi boğazına durduğu veya midesine taş gibi oturan yapılara denir.  Onu hatırladıkça, o yaşantı uyarıldıkça, tetiklendikçe   o günün duygusuna girer ve ondan çıkamaz. Bu nedenle travmalar,  tedavi edilmezse kalıcı olabilmekte ve insan hayatını zora sokabilmektedir.

Yaşamak için 3 sistemimiz var:  1.Savaşmak  2. Kaçmak  3. Ölü taklidi yapmak. (Don kal)

İnsanlarda merkezi bir sistem vardır. Bu merkezi sistem haz duyumu ile acı duyumunu ayıran 3 sistemden oluşur. Bütün hayvanlarda, hatta bitkilerde de bu sistem var diyebiliriz. Bitkilerde kendi canlılıklarını devam ettirebilmek için tehlikeler karşısında büzüşürler.  Sempatik ve parasempatik dediğimiz  bu  sistem  bütün canlılarda bulunan nörobiyolojik bir yolaktır. Parasempatik sistem; güvenli bağlanma stilinin oluşturduğu, kişinin kendisini güvende hissettiğinde, rahat ve dingin hissettğinde beyinde aktive olan sinir sistemidir.  Bu sisteme dışarıdan bir tehdit ve tehlike algılandığında, öldürülme, yok edilme gibi durumlarda sempatik sinir sistemimiz aktive olur. Sempatik sistem aktive olduğunda  canlılar ya savaşacaktır  ya da  tehlike varsa  kaçacaktır. Sempatik sistemin savaş ve kaç yolu bizim sıkıntı, acı yaşadığımız  yerdir. Canlı kalabilmemiz için bu gereklidir. Onun dışında hayat parasempatiktir. Sempatik sistem aktive olduğunda ,  savaş ve kaç yolundan birisini tercih ederiz.  Sempatik sistem acı verici bir sistemdir. Tehlikedeyken,  açken, öldürülecekken aktif olan sistemdir.  Kısaca söylemek gerekirse  bir  yerde korku ve endişe varsa,  sempatik sistem aktive olmuş demektir.  Kaçacak kadar vaktiniz yoksa, saldıracak kadar da gücünüz yoksa ölü taklidi yaparsınız.  Donup kalırsınız.  Ceylan, Arslanla karşılaşır. Arslan yakalar, ceylan o anda ölü taklidi yapar. Doğada bir canlı, hareketsiz kaldığı zaman özellikle yırtıcı hayvanlarda doğa karışır ve ayırt edemezler. Donup kaldığınızda hareketsiz nesne haline dönüşüyorsunuz ve size saldıracak olan saldırgan sizi tanımlayamıyor.

İnsanlarda 4. aydan itibaren parasempatik ve sempatik sistem netleşmeye başlar. Karnı doymuşsa, altı kuruysa parasempatik sistem aktifleşir.

Beyin çok basit bir sistemle çalışıyor. Beyin bir amibin, bir böceğin sistemiyle çalışıyor. Bir haz prensibi var, bir de acı prensibi var. Haz ve acı prensibi  insanoğlunun, bütün canlıların hayatta kalması için temel prensiplerdendir. İnsanın isteklerinden birincisi yaşamda kalmak, ikincisi neslini  devam ettirmektir.  Kara böceğe de baksan, insana, köpeğe, file de baksan haz varsa yemek varsa, keyif varsa oraya gider.  Acı sıkıntı, elem, keder varsa oradan kaçar. Haz nerede var?  Yemekte var, sekste var. Yemek neyi verir?  Sizin canlılığınızın devamını, hayatta kalmanızı sağlar.  Bütün canlılarda keyif motoru takılmıştır. Bu ikisini yaparken keyif alıyorsunuz. Eğer bir insan huzurlu, rahat, dingin, kebap bir haldeyse,  çayını yudumluyorsa bu insanda parasempatik sistem hakimdir.

Rahatlık hali, huzur hali, dinginlik hali parasempatik sistemin hakimiyetidir. Ne zaman orada anksiyete, kaygı başlar ve kişi kendisini tehlikede ya da kaygılı hissederse  sempatik sistem aktive olur. Sempatik sistemde savaş ve kaç taktiği vardır. Savaş ve kaç işe yaramadığı  sistemde; parasempatik ve sempatik sistemlerin ikisinin birden aktive olduğu  zaman dissosiasyon (dağılma, çökme)  mekanizması devreye girer.  Yani  hem frene hem de gaza  aynı anda basılması gibidir.

Bazı  insanlar  ilk çocukluk yıllarından getirdikleri  travmalarla, bazen de yakın zamandaki  travmalarla hayatlarına devam ederler.  Durduk yerde neden  kendilerini kötü hissettiklerini anlamaya  çalışırlar, çok yoğun boşluk, yalnızlık, terk edilmişlik duygularını yaşarlar, öfke patlamaları yaşarlar, her şeye ani ve fevri  tepki verdiklerini söylerler.  Yaşamış oldukları travmaların psikolojilerine zarar verdiklerini göremeyebiliyorlar.

İlk çocukluk yılları travmalarını daha iyi anlayabilmek için bedenin kayıt tuttuğunu, bedenin hafıza kayıtları olduğunu  da bilmemiz gerekir. Beden  hafızası;  anne ile çocuk arasındaki bağlanma ilişkilerinde yoksunluğa maruz kaldığında, anne terk ettiğinde, anneyi göremediğinde,  v.s  beden fizyolojik tepkiler verir. Bağırsaklar hareketlenir, terleme meydana gelir, yüz kızarır parasempatik ve sempatik sistem dediğimiz sistem bütün bedendeki organlarımız harekete geçirir. Eğer travmatik bir bebeklik ve çocukluk döneminiz varsa anneniz ikide bir sizi terk ettiyse, ihtiyaçlarınızı anlamakta (acıktığınızı, uyuma isteğinizi, vs ) sıkıntı yaşıyorsa beden bunları  travma olarak algılar.  Terleme ve çarpıntı ile ilgili beden hafızası kayıtları ortaya çıkar. Beklenmedik bir şekilde ani olarak çağrıldığında, güvenilmeyen bir ortama gittiğinde  beden hafıza kayıtları ortaya çıkar. Neden terlediğini bilmez, neden bağırsaklarının tepki verdiğini bilmez neden ellerinin titrediğini bilmez çünkü  beden hafıza kayıtları aktifleşir.

Travma beyni,  kişiliği değiştirir.  Her türlü psikopatolojiyi kolaylaştırır.  Travmalar,  kendisini  Semptomlarla  ifade eder. (panik atak, okb,  gece korkusu, fobiler  v.b)

Travma yaşayan çocuklar, çok çabuk unuturlar. Öğrenme güçlüğü, algılama sorunları var şeklinde terapiye getirilirler. Bu  yüzden  çocuklarda dikkat eksikliği  hiperaktivite tanısı konulmadan  önce mutlaka travma araştırılması gerekir.

Travmatik çocuk konuşamaz. (Duygusal, fiziksel şiddet gördüğünden dolayı, bazen de kekemelik şeklinde karşımıza çıkar.) Travmatik çocuklar,  boşluğa bakar gibi bakar. Duygu vermezler.

Güvensiz bağlanma stili de çocuklar için travmadır. Güvensiz bağlanan çocuklar boğucu davranırlar. Yapışkan çocuklardır. Yarım kalmış anne ilişkisi vardır. Çocuk ağladığında, annesinin kendisine bakmasından haz alır. Oto boka ağlar.  Eylemin belirleyicisi olmak bu çocuklara haz veriyor.

Travmatik stres yaşayan  insanlar  alarm halindedirler.  Dikkatlerinde sorun olur.  Çevreden  her an tehlike gelir  endişesiye sürekli  tetiktedirler.  Küçük uyaranlara fazla reaksiyon gösterirler. Yanıt vermek yerine tepki verirler.

Rutinleri  değiştiğinde sıkıntıya girerler,  huysuzlanırlar,  kaygılanırlar,  öfkelenirler.  Ego kapasiteleri ve  tolerans seviyeleri  çok düşüktür.  Belirsizliğe tahammülleri çok zayıftır. (hırçınlaşır, kavga çıkartırlar.)

Duygular onları  rahatsız eder. (Baba geç geleceğini söylediğinde, alkolik geleceğini, şiddet olacağını hisseder.)

Travmatik  stres  kortizolu bozar,  Bağışıklık sistemini bozar,  insanın genetiğini de bozuyor. Psikosomatik rahatsızlıkların  (tansiyon, şeker, migren v.s) en büyük sebebinin stres olduğu bilinmektedir.

Travma ve stres insanın yaşam kalitesini ve insanın hem kendisiyle hem de diğer insanlarla iletişimini, etkileşimini ciddi anlamda bozar. Hem kendinize hem de sevdiklerinize zarar vermemek için bir terapiden geçmeniz gerekebilir.  Travmalarda EMDR çok etkili ve faydalı bir terapi tekniğidir.  Çok kısa bir zaman diliminde çok yol alınabilmektedir. Yeterki kendinize, terapistinize ve EMDR tekniğine güvenin.

Sevgiyle ve sağlıcakla kalın J

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Sınav kaygısı mı, Sınanma kaygısı mı?

Sınavların yaklaştığı şu zamanlarda öğrencilerde ve ailelerde yoğun kaygı yaşanmaktadır. Kaygılarının giderilmesi  amacıyla ve çocukların sınavlarının kaygısız, sorunsuz geçmesi için neler yapılması gerektiğinin araştırıldığı dönemi yaşamaktayız. Öncelikle şunu belirtmek istiyorum. Tüm kaygılarda olduğu gibi sınav kaygısında da kaygıyı oluşturan düşünceler vardır. Bilişsel (düşünsel)  çarpıtmalar deriz biz bunlara. Onlara değineceğim. Bilişsel çarpıtmaları meydana getiren şemalar (inançlar) vardır. onların değişmesi gerekmektedir. Onlar (bilişsel/düşünsel, şemalar) değişmeden kaygıdan kurtulmamız mümkün değildir.

Herhangi bir duygu halinin nedenini olaylarda değil, onlara ilişkin olarak geliştirmiş olduğumuz bakış açılarında, inançlarda, yorum kalıplarında ve anlamlarda aramamız gerekir.  Duygu halini değiştirmek istiyorsak, o olaya ilişkin temel inançları, düşünce şemalarının değiştirilmesi gerekir. Sınavın kendi başına bir kaygılandırma gücü olabilseydi, sınava giren tüm bireylerin aynı derecede kaygı yaşamaları gerekirdi ve sınav kaygısını önleme konusunda yapacak çok fazla bir şeyimiz olmazdı. Ahmet’te çok yoğun kaygı oluyorken Mehmet’te olmuyorsa burada Ahmet’in düşünce şemalarını, bilişsel çarpıtmalarını bilmemiz ve onlar üzerine çalışmamız gerekir.

Sınav kaygısı yaşayan öğrenciler, sınava girmeden günlerce önce sınavı başarıp başaramayacakları kaygısı,  beyinlerini  aşırı  derecede meşgul ediyorsa ve yoğun bir kaygı hissediyorlarsa  üstelik bu kaygı onların gündelik hayatını  bozmaya başladıysa, uykularını, yeme içme durumlarını etkiliyorsa, neredeyse sınavdan başka bir şey  düşünemiyorlarsa  sınav kaygıları  var demektir.

 Sınav(lar)ın olacağı gece uyku tutmuyorsa, sınav saati ecel gibi yaklaşıyorsa, sınava girerken eliniz ayağınız titreyip,  soğuk  soğuk  terlemeye başlıyorsanız. Ya da sıcak basmaları yaşıyorsanız, sınavlarda beyniniz zonkluyor, sınav kağıdını açmaya cesaret edemiyorsanız, soruları heyecandan okuyamıyorsanız, ya da sorulara odaklanamıyorsanız  yoğun bir sınav kaygınız var demektir.

Terapiye gelen gençlerle çalışırken hocam ben de garip bir durum var. Korkuyor muyum? Kaygı mı duyuyorum tam anlayamıyorum derler. Onun için yaşanılan durumun Korku mu kaygı mı? Olduğunun  cevabını verebilmek için öncelikle bu iki kavramın ne anlama geldiğini bilmemiz gerekecektir. Korku gerçekleşmesi durumunda bizde fiziksel bir sorun oluşturabilecek olan durumlardır. Örneğin köpeği gördüğümüz zaman, köpeğin bizi kovalaması sonucunda  köpekten kaçmamız gibi. Fiziki karşı karşıya gelme durumu söz konusudur.  Kaygı ise gelecekte daha olmamış ama olabilecek duyumlar  için geçerli olan bir kavramdır.  Örneğin üniversite sınavı ya da Liselere giriş sınavı gibi. Kaygı; Fiziksel ve duygusal baskı altındayken kendi düşüncelerimiz sonucunda ürettiğimiz olumsuz duygulardır. Sınav kaygısı ise; sınav öncesi öğrenilen bilginin sınav sırasında kullanılmasına engel olan ve başarının düşmesine yol açan yoğun gerilime denir.  Korkuda mevcut zaman dilimi şimdi ve burada da olan bir durum varken, kaygıda ise gelecek zaman vardır.  öncelikle; Stresin tamamıyla kötü olmadığını bilin.  Hafif, orta arası  stres, en iyisini yapabilmeniz için sizi harekete geçirir. öte yandan aşırı stres ise, direncinizi  azaltabilir ve savunma sisteminizi tehdit edebilir. Yapılması gereken, stresi kontrol altında almak ve onu azaltarak yararınıza işlemesini sağlamaktır.

Sınav kaygısıyla baş edebilmek için nedenlerinin bilinmesi gerekir. Nedenler herkeste farklı olabilmektedir. Nedenleri bilirsek sorunun çözümü daha kolay olmaktadır.

SINAV KAYGISININ NEDENLERİ NELERDİR?

Zamanı iyi kullanamama:  (Zaman baskısı; acelecilik ve paniğe neden olur.  Zamanı planlama becerisi olmayan kişiler, konuları yetiştirip yetiştiremeyecekleri konusunda fikir üretmekten derslere konsantre olamazlar. Bazı kişilerde; sınavda arkadaşlarının kendisinden önde olduklarını kendisinin geç kaldığını yetiştiremeyeceğini düşünerek panik yaparlar. Bu durum da sınav heyecanına yol açar. Burada ki hatalı düşünme biçimi “Hızlı düşünme ve hızlı soru çözme” ile “Acele soru çözmeyi” birbirine karıştırmaktır.)

Yapılacak sınavın sonucu ile ilgilenme: Bazı kişiler ve aileler, sınava hazırlık sürecinde; haftalar sonra, aylar sonra yapılacak sınavla ilgili tahminler yürütürler. Söz konusu tahminler genellikle olumsuzluk içeren tahminlerdir.      

Sınava gerçeğinden farklı değer ve anlamlar yükleme: Sınavları zekasıyla, kişilik değeriyle örtüştürmek. Sınavı kazanamazsam herkes bana salak, geri zekalı der, kimse beni sevmez türünden anlamlar yükler.

Zihninde  sınav  sonucu konulu  film  izlemek: Bazı öğrenciler; sınava hazırlık süresince, zihinlerinde  senaryolarını kendilerinin yazdığı, yönetmenliğini kendilerinin yaptığı ve başrolde de kendilerinin oynadığı filmleri kendilerine izlettirirler. Bir süre sonra da bu filmin gerçek olduğuna inanmaya başlarlar. Bazı adaylar romantik filmleri, bazıları da korku filmlerini tercih ederler. Aslında her iki filmin konusu da sınav sonucundan esinlenerek ortaya çıkmıştır.

 Sınava  ilişkin olumsuz  iç  konuşmalar:  Her birimizin çeşitli iç konuşmaları vardır. Hatta şu anda bile iç konuşmalarımız devam ediyor. İç konuşmaların en temel özelliği; “Telkin gücü” olmasıdır. Sınava ilişkin üretilecek her olumsuz iç konuşma kaygıyı körükleyecektir. Genel olarak kaygı bozukluğu yaşayan insanlar; kendileriyle olumsuz ve kaygılı bir tavırla konuşma eğilimindedirler. Bu olumsuz iç konuşmaların farkında olun. İç konuşmalarınız olumlu ve pozitif olsun.

Sınavda başarısız olma korkusu: Sınav sonuçlarının felaket olacağını düşünmek.

Gerçekçi olmayan düşünce biçimleri: Sınavlar, verilen bilgilerin hangi oranda öğrenildiğini anlamak amacıyla yapılır. ”Bilgi düzeyini ölçmek için yapılır.” Ancak sınavın bu yalın anlamı; “Kazanamazsam aptal yerine düşerim”, “Rezil olurum”, Ya kazanırım ya da …” gibi anlamlarla, kişilik değerlendirmesine dönüştürülebilir. Bazen o kadar aşırıya kaçılabilir ki; adayın kişilik değeri, borsadaki hisse senetleri gibi sürekli inişli-çıkışlı bir grafik çizer.

Çevrenin beklenti düzeyi ve ailenin sınava bakış açısı: Aile ve yakınlarını hayal kırıklığına uğratacağını düşünmeleri,  Sınava girecek adaya uygun olmayan beklentiler de kaygı nedenidir. Kaygı, bulaşıcı bir duygudur. Bazı ailelerde anne-baba, sınava girecek kişi, evdeki diğer kardeşler, varsa büyükbaba ve büyükanne hep birlikte sınava hazırlanılır. Kısaca; aile teyakkuz durumundadır. Oysa bu süreçte; Ailede, sakin olması gereken büyüklerin varlığına her zamankinden daha fazla ihtiyaç vardır.

       SINAV KAYGISININ DUYGUSAL SONUÇLARI

  • Huzursuzluk Sıkıntı bunaltı hislerinin olması,  hareketsizleşme,  huysuz bacak sendromu dediğimiz dizini, ayağını sallama, aşırı hareketlilik (yerinde duramama, amaçsız bir sağa bir sola, bir ileri bir geri gidip gelme)
  • Çabuk Öfkelenme
  • Mutsuzluk
  • İçe kapanma
  • İlişki kurmada güçlük
  • Olumsuz (Düşük) benlik saygısı

SINAV KAYGISININ BİLİŞSEL VE ZİHİNSEL SONUÇLARI

  • Düşünceleri  toparlayamama ve ifade edememe.
  • Bildiklerini hatırlayamama ve bilgileri transfer edememe.
  • Görsel ve işitsel kanaldan gelen bilgileri anlamada güçlük yaşama.
  • Dikkat ve konsantrasyon bozuklukları.

SINAV KAYGISININ PSİKOSOMATİK SONUÇLARI

  • Mide ve bağırsak rahatsızlıkları.
  • Baş dönmesi.
  • Kusma
  • Ellerde titreme.
  • Nefes alıp vermede güçlük yaşama
  • Yorgunluk ve bitkinlik belirtileri.
  • Uyku bozuklukları v.b        

Sınav kaygısı yaşayan öğrencilerde oluşan şemalar (temel inanç, düşünce) genelde şunlar olmaktadır:

  • Bu sınavlarda başarısız olursam ailemin yüzüne nasıl bakarım ? (Suçluluk)
  • Başarısız olursam beni sevmeyecekler, anlamayacaklar. (Değersizlik)
  • Asla abim kadar başarılı olamayacağım. (Aşağılık Duygusu)
  • Yıllar sonra başıboş işe yaramaz biri olup çıkacağım. (Değersizlik)
  • Bir meslek sahibi olamazsam mahvolurum. (Suçluluk)
  • Benim geleceğim hiç de parlak olmayacak. (Suçluluk)
  •  Asla başkaları gibi mutlu olamayacağım. (Aşağılık Duygusu)
  • Herkes istediği okulu kazanacak, onlarla nasıl görüşürüm? (Suçluluk)
  • Hepsi bana kıs kıs gülecek !!!! (Aşağılık Duygusu)
  • Onların gözünde değerim azalacak, benimle ilişkiyi kesecekler. (Değersizlik)
  • Komşu Ayşe teyze ‘tabi hep gezersen kazanamazsın’ diyecek,  (Suçluluk)
  • Bakkal Ali amca’ ben sana demiştim’ top oynamakla sınav kazanılmaz diyecek. (Suçluluk)
  • Hele amcamla teyzeme ne demeli? Her şeyi biliyorlar ya!!!!  Biz bundan adam olmaz demiştik diyecekler. (Aşağılık Duygusu)
  • OFFFFF!!!  Ölsem mi ki? (Değersizlik)
  • Başka öğrencilerle kendisini kıyaslamalar yapmak.  Onlardan daha zayıfım, daha güçsüzüm, daha akılsızım gibi. (Değersizlik)

Sınav Kaygısının Terapisi:

  1. Bilişsel davranışçı terapi yöntemleri etkilidir. Düşüncesinin altında yatan şemaları ve bilişsel (düşünsel) çarpıtmaları değiştirilir.
  2. EMDR terapisi çok etkili bir diğer yöntemdir. Anı ağları ve işlenmemiş geçmiş anıları, özgüven ve benlik saygısı üzerine çalışılır.
  3. Hipnoterapi ile sınav kaygısını yenmesi üzerine telkinler verilmektedir. Bu telkinlerle beraber otohipnoz öğretilmekte, ve sınav kaygısını yenebilmektedirler.

Sevgili Öğrenciler;

Kaygımızı azaltmak için değiştirmeniz gereken düşünceler şunlardır;

1- Üniversite sınavı hayatta başarılı ve mutlu olabilmek için tek yoldur. Böyle bir düşünceye sahipsek, kaygımızın artması muhtemeldir. Mantıklı bir şekilde düşünürsek, üniversite sınavı bizi hayatta başarıya ve mutluluğa götüren yollardan sadece biridir. Tek seçenek değil. Üniversite sınavını kazanamamış ancak hayatta başarıyı ve mutluluğu yakalamış milyonlarca insan var. Üniversiteyi kazanamasak da farklı alanlarda mutlu ve başarılı olabiliriz.

2. Lise veya üniversite sınavlarını kazanmayı istek ve tercih haline getiriniz. “Mutlaka başarmalıyım, şu okula girmeliyim” yerine “Sınavı kazanmak istiyorum, şu okula gitmek istiyorum.” diye düşünmek daha gerçekçidir. Kesinlik belirten yasalara uyulmamasının bedeli ve faturası ağırdır.Bu sebeple isteğinizin bir tercih olduğunu, bir yasa olmadığını unutmayın.

3- Sınav sırasında; kendi kendinize başaramayacağım, sorular zor olacak, bilmediğim konular çıkacak gibi iç konuşmaları asla yapmayın. Bu var olan kaygınızı paniğe dönüştürecektir. Eğer aşırı bir kaygıya kapılmışsanız bir iki dakika sınavı bırakıp düzgün nefesler alıp vererek, sınavdaki diğer insanlara bakarak yalnız olmadığınızı, herkesin heyecanlı olduğunu düşünün.

Kazanmazsam mahvolurum, hapı yutarım, komşuların yüzüne nasıl bakarım, ailemin yüzüne nasıl bakarım, çok korkunç olur. Bu gibi düşünceler kesinlikle gerçekle ilişkisi olmayan düşüncelerdir ve bize olumlu yönde hiç bir katkısı yoktur. Daha çok olumlu yönde düşünmeye çalışın. Geçmişteki yaptığınız güzel ve başarılı işleri düşünün. Okul yıllarında aldığınız başarılı sınav sonuçlarını, iyi yaptığınız işleri düşünün. Ben aptalım, ben zaten hiç bir şeyi beceremem demeyin. Bu tip düşünceler hem sizi amacınızdan uzaklaştırır, hem de hem endişelendirir.

4-  Sınavı kazanamamak her şeyin sonu olur. Bu hatalı bir düşünce yapısıdır. Mantıklı bir şekilde sınavı kazanma şansınız çok yüksek bile olsa, kendinize bir başka amaç düşünün. Bu amacın hayatınıza neler kazandıracağı üzerinde durun. Sınavda başarılı olarak, esas amacınıza ulaşmak birinci tercihinizdir. Başarılı olamadığınız taktirde yöneleceğiniz ise ikinci tercihiniz olacaktır. Biz sizin birinci tercihinize yerleşmenizi istiyoruz. Ancak ikinci tercihinize yerleşmekte dünyanın sonu değildir. Eğer bu düşünceyi içinize sindirebilirseniz gayretiniz ve çalışma isteğiniz azalmayacak ancak elinizi kolunuzu bağlayacak şiddetteki sınav stresinde kurtulmuş olacaksınız.

5- Bedeni kontrol etme yolunda önemli adım olan solunum kontrolü: Doğru nefes almayı öğrenin. İyi nefes ağır, derin ve sessiz olmalıdır. Önce nefes almayı öğrenin. İyi nefes ağır, derin ve sessiz olmalıdır. İyi bir nefes, yavaş olarak burundan alınır. Ağız kesinlikle kapalı olmalıdır ve akciğerlerin tümünü doldurmalıdır. Alındığının iki katı sürede sessizce verilir. 5-10 kez nefes aldıktan sonra bir iki dakika dinlenin. Günde en az 40 defa uygulanmalıdır. Soluk alırken içinize rahatlığın, huzurun, mutluluğun dolduğunu hayal edin, ve bu durumun kan gibi vücudunuzun her köşesine  ulaştığını düşleyin. Soluk verirken ise stresin ve onu oluşturan etkenlerin soluğunuzla birlikte vücudunuzdan dışarı atıldığını düşleyin. Bu egzersiz, stres sırasında ortaya çıkan maddelerin (adrenalin, noradrenalin) salgı bezlerinin azalmasına ve kaybolmasına sebep olduğu için kişiyi sakinleştirir ve kişiyi dengeli kılar.

6- Sınavları “ÖLÜM-KALIM” savaşı haline getirmeyin. Sınavları, bir yarışma oyunu olarak kabul edin. Kendinizden ziyade, soruların cevapları ile ilgileniniz. Sınavı kazanıp kazanamayacağınızı değil, soruların cevaplarını düşününüz.

7-Sınavdan önce zihninizde geçmişteki başarısızlıkları değil, başarılarınızı düşünün. ”Kendinize, kendi değerinizin altında değer biçmeyin.”

8-Sınav anında, önce bildiğinizden emin olduğunuz sorulardan başlayınız. Her soruyu yapmaya çalışın, zor bir soru üzerinde fazla oyalanmayın.

9-Zamanınızı sorulara göre ayarlayınız. Soruları bitirince, şayet zaman varsa kağıdınızı tekrar inceleyiniz.

10-Beslenme ve uyku düzeninize özellikle dikkat edin. İyi uyku ve iyi beslenme konsantrasyon ve beyin gücünüzü olumlu etkileyecektir.

11- Sınavlar sadece bir bilgi sınavıdır. Bu nedenle sizin ilgi, yetenek ve çalışma alışkanlıklarınızla kazanmış olduğunuz bilgilerin değerlendirilmesidir. Kişiliğinizin değerlendirilmesi değildir. Sınavlar; bilgilerin değerlendirilmesidir. Kişiliğinizin değerlendirilmesi değildir. Bu sebeple sınav başarınızla kişilik değerinizi eş görmeyin.

Unutulmamalıdır ki sınav, kişiliğin değerlendirilmesi değil, bilgi ve çalışmanın  değerlendirilmesidir. “Başarırsam hayatımın önemli bir dönüm noktasını aşacağım. Başarısız olmam aptal, beceriksiz bir insan olduğumu göstermez.’’ şeklinde düşünmeyi başarabilen genç, kaygının yıkıcı etkisinden kurtulmuş olur. Bu durumu bir hikayeyle özetleyecek olursak:

Kurbağaların yarışı varmış. Hedef; çok yüksek bir kulenin tepesine çıkmakmış. Bir sürü kurbağa da arkadaşlarını seyretmek için toplanmış ve yarış başlamış. Seyirciler, yarışmacıların kulenin tepesine çıkabileceğine inanmıyormuş. Sadece şu sesler duyulabiliyormuş:
”Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”
Yarışmaya başlayan kurbağalar kulenin tepesine ulaşamayınca teker teker yarışı bırakmaya başlamışlar. İçlerinden sadece bir tanesi inatla ve yılmadan kuleye tırmanmaya çalışıyormuş. Seyirciler bağırmaya devam ediyorlarmış:
”Zavallılar! Hiçbir zaman başaramayacaklar!”
Sonunda bir tanesi hariç, hepsinin ümitleri kırılmış ve yarışı bırakmışlar. Kalan son kurbağa büyük bir gayret ile mücadele ederek kulenin tepesine çıkmayı başarmış. Diğerleri hayret içerisinde bu işi nasıl başardığını öğrenmek istemişler. Bir kurbağa ona yaklaşmış ve sormuş:
”Bu işi nasıl başardın?”
O anda farkına varmışlar ki; kuleye çıkan kurbağa sağırmış!

“Kaygı bulaşıcı bir duygudur.”  Size kaygı veren, kaygınızı artıran kişilerden uzak durabilmeyi, onların size  olumsuz yükleme yapmalarına asla izin vermemelisiniz. Olumsuz mesajlara karşı kulaklarınızı tıkayıp hedef odaklı düşünürseniz  başarılı olursunuz.

Sınavların bir araç, esas amacın mutlu ve sağlıklı bir yaşam olduğunu unutmayın.

Son olarak size şunu söyleyebilirim Limiti koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebildiği kadar başarılı olur. Yüzde 100 inandığın sürece her şeyi yapabilirsiniz.

Sınavlarda başarılı, hayatta mutlu olmanız dileğiyle.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

EMDR’ nin Psikoterapide kullanımı (Emdr ile acı anıları temizleyin)

EMDR; Göz hareketleriyle sistematik duyarsızlaştırma ve yeniden işlemleme  olarak tercüme edilmektedir. EMDR, 1987 yılında Shapiro tarafından bulunmuş ve geliştirilmiş bir terapi tekniğidir.  İlk yıllarda, ani şekilde gelişen ve tek bir  olaydan (kaza, tecavüz, deprem, işkence v.b) kaynaklanan travma ve sonrasında gelişen travma sonrası stres bozukluğu vakalarında  uygulanmış,  daha sonraki yıllarda uygulama ve etkinlik alanları artmıştır.  EMDR komplex travmalar başta olmak üzere, kaygı bozukluklarında, (Fobiler, panik atak v.b)  kişilik bozukluklarında, duygudurum bozukluklarında, cinsel işlev bozukluklarında , bağımlılıklarda, yeme bozukluklarında, ağrı tedavisi, (migren, fibromiyalji) öfke kontrolü, obsesif kompülsif (okb)  gibi alanlarda da kullanılmaktadır.

Emdr hafızayı silmiyor, olayı unutman mümkün değil.  Hipnozda dahil hiçbir terapi tekniği olumsuz anıyı, silmez.  Sadece oradaki duyguyu boşaltır veya oradaki düşüncenin bilişsel değişimini yapar ve danışanlar rahatlarlar. Danışanlar emdr terapisinden sonra şunu derler ; tamam o anıyı, o acıyı yaşadım hatırlıyorum ama artık beni rahatsız etmiyor.

Danışanlar  çoğunlukla  terapiye şu şikayet(ler) le  gelirler  ve  bunlardan  kurtulmak istediklerini söylerler. Hocam kurtar beni bunlardan derler. Nedir onlar? 1. Her gün onu (ayrıldığı eşini, sevgilisini) 1000 kez düşünüyorum, hiç aklımdan çıkmıyor.  Artık onu düşünmek istemiyorum. 2. Kayınvalidem, eşim   bana  şöyle şöyle  demişti o sesi yok etmek istiyorum, unutmak istiyorum  ama yapamıyorum. 3. Her hastanenin (mezarlığın)  önünden geçtiğimde babam (annem) aklıma geliyor. Hastanenin (mezarlığın)  önünden geçmekte zorlanıyorum. 4. Ne zaman ufak bir sallantı olsa 99 depremini hatırlıyorum çok korkuyorum. 5. Tabutu benim için açmışlardı tamamen yanmıştı onu düşündüğüm her an o kokuyu duyuyorum. Bundan kurtulmak istiyorum. 6. Trafikte giderken arkamdaki araba, bana yaklaştığında elim ayağım birbirine karışıyor geçen sene yaptığım kaza aklıma geliyor sanki araba bana tekrar çarpacakmış gibi korkuyorum. 7.  On yıl önce gözümün önünde adamı bıçaklayarak öldürmüşlerdi,  ne zaman karanlık olsa  ya da olay mahallinden geçsem  aynı görüntüyü görüyorum adamın bağırmasını, o kanları unutamıyorum. On yıl önceydi ama sanki daha yeni olmuş gibi tazeliğini koruyor. 8. Adliyede  Babamın katilinin serbest  bırakılması anındaki pişkin  pişkin sırıtmasını unutamıyorum. O sırıtması beni delirtiyor. 9. Uykumdan korku içinde çığlık atarak uyanıyorum ama rüyamda ne gördüğümü hatırlamıyorum. Ya da ben rüyamda kaçıyordum beni öldürmeye geliyorlardı aynı rüyayı uzun zamandır görüyorum. Kan ter içinde uyanıyorum. Rüyamda beni canavar kovalıyordu çok korktum der bazen çocuklar, kendisini kovalayan canavar karabasanının altından cinsel taciz vakası çıkabilmektedir. Canavar onu kovalayan tacizcidir. 10. Ağlayarak uyanıyorum, boğuluyorum, nefes alamıyorum. Sıçrayarak uyanıyorum. Eşim (arkadaşım, annem, babam) bu aralar beni sık sık uyandırmak zorunda kalıyor. 11. Her şeye aşırı tepki veriyorum. Kendimi sakinleştiremiyorum. Her şey beni sıkıyor. 12. Uyku kalitesinin bozulması şikayetiyle gelebiliyorlar. Uykuya dalamama, kısa süreli bir uykudan sonra uyanıp tekrar uyuyamama. Hocam her gece en az dört kez bazen daha fazla uyanıyorum. Beni bundan kurtar. 13. Gece ikide karşı daireye hırsız girmişti. Her gece saat ikide uyanıyorum. Bazen saat iki de sanki sesler duyar gibi oluyorum. 14. Danışanlar bazen Suçluluk duygularıyla gelirler. Ölümünden kendisini sorumlu tutmaya bağlı olarak.  Rüyamda onu görüyorum yaşıyordu. Sonra uyanıyorum ve öldüğünü fark ediyorum.  Hocam hangisi kabus söyler misin? Uykuda ve ümitsiz olmam mı, yoksa uyanık olmam ve elimden hiçbir şey gelmemesi mi? Kafayı yiyecem beni bu duygudan kurtar. 15. Her ses beni sinirlendiriyor. Evdekilerin yemek yemesi, yürürken ses çıkartmaları, sakız çiğnemeleri her sesten rahatsızlık duyuyorum. 16. Yürürken sürekli arkama bakıyorum sanki biri(leri)si bana zarar verecek diye korkuyorum. Kendimi güvende hissetmiyorum.  Eve her girdiğimde yatak altlarına, dolaplara bakıyorum birisi var mı diye. Sanki biri(leri) si yeniden eve girecekmiş gibi hissediyorum. 17. Obsesif kompülsif rahatsızlıklarla gelirler.  18. Panik atak şikayetleriyle gelirler.  19. Fobilerle (korkularla)  ve anksiyete (kaygı) şikayetleriyle gelirler. (örümcek, uçağa binememe, asansöre binememe,  toplum içinde konuşamamak, sınav kaygısı, tik, alt ıslatma, kekemelik,  kapalı alanlarda sorun yaşama korkularıyla, kaygılarıyla  gelirler.)  20. Öfke kontrol sorunuyla terapiye  gelirler. İnsanlar üzerime çok geliyorlar, çok darlanıyorum , kendime ve insanlara zarar veriyorum derler. İnsanlar benden kaçıyorlar, iş yerinde, okulda, evde herkes değiştiğimi söylüyor. Daha öfkeli davranıyorum. Eski öfkemi kontrol altına almak istiyorum derler. 21. Odaklanma, dikkat sorunlarıyla terapiye gelirler. Randevularımı kaçırıyorum, önemli günleri (yaş günü, doğum günü v.s) unutuyorum ve etrafımdaki kişilerle sorun yaşıyorum derler.  Derste öğretmenimi dinleyemiyorum, derler. Çocuklarda dikkat dağınıklığı hiperaktivite şeklinde görülebiliyor.( Bu sorun yaşayan çocuklarda özellikle travma geçmişi var mı mutlaka araştırılmalıdır.) bir dakika sonra ne söyleyeceğimi hatta konuşurken bile ne anlattığımı ne anlatacağımı çoğu kez unutuyorum.  Birisiyle konuşurken onu duyuyorum ama ne anlattığını çoğu kere kaçırıyorum beynimde aynı anda sanki 40 şey düşünüyorum.  Dinliyorum ama sanki beynim kayıt almıyor. Sesini duyuyorum ama dinle(ye) miyorum. Defalarca okuyorum ama kafama girmiyor.   22. Karar vermekte çok ciddi sorun yaşıyorum diye terapiye gelirler. Sıradan aktiviteyi başlatmakta sorun yaşarlar. Çok çabuk fikir değiştirirler. Yapacakları işleri sürekli ertelediklerini . hiç bir şey yapmak istemediklerini söylerler. 23. Hissizleşme kaçınma davranışları gösterebilirler. Olanları sanki başka birisi yaşamış gibi anlatırlar. Tecevüze uğradığını, aldatıldığını v.s sanki başka birisi yaşamış gibi anlatırlar.  Cenazede bayılmışım kendime 3 gün sonra gelebildim. Olanları sanki parça parça hatırlıyorum,  olanları birleştiremiyorum derler. Bir şeyler yapmak istiyorum ama içimden hiçbir şey yapmak gelmiyor. Heyecanlanmak, gülmek istiyorum ama yapamıyorum derler. 24. Travmalar Çocuklarda gelişimsel gerilik şeklinde görülebiliyor.  25. Bağlanma sorunlarıyla gelebiliyorlar. Arkadaşlarından, anne babadan, eşten, sevgiliden  uzaklaşma şeklinde açığa çıkabiliyor. Hiç kimseyle konuşmak, görüşmek istemiyorum derler.  26.  Yeme sorunlarıyla gelirler. (Aşırı kilo alma- verme) yutkunma sorunlarıyla terapiye gelirler.  27. Cinsel sorunlarla terapiye gelirler. Duygular kapandığı için cinsel duygular kaybolabiliyor (isteksizlik, sertleşme sorunları v.s)  ve diğer cinsel  sorunlar açığa çıkabiliyor. Ağrılı birleşme, vajinismus, erken boşalma v.s) Eşimi (partnerimi) etrafımda, yanımda görmek istemiyorum, ona dokunmak bile istemiyorum artık.  şeklinde terapi almaya gelirler. 28. Çocuklarda, gençlerde, yetişkinlerde davranış sorunlarıyla gelebiliyorlar. (çalma, yalan söyleme, saldırganlık v.s)

Emdr de  anılarla çalışırız. Travmatik ve işlenmemiş anılar, emdr nin konusudur. Psikopatolojinin konusudur. İşlenmemiş anılar çok çabuk tetiklenebilir. İşlenmemiş anılar, beyinde kilitli kalır. Tetiklendiğinde kızgınlık, öfke oluşuyor.

Emdr için öykü alınır. (kişiyi rahatsız eden anı, ve bu anıyla ilintili duygu, düşünce ve bedensel duyumlar alınır.) Emdr için hedefler saptanır. Çalışılacak anılar belirlenir.  Emdr odak noktası şu anki rahatsızlığa neden olan işlenmemiş,  depolanmış anılardır. Sorunun oluşmasına neden olan, katkıda bulunan geçmiş anılar, rahatsızlıklar belirlenir. Tüm bunlar yeniden işlemlenir.

Emdr de kişiyi etkileyen, etkisinden kurtulamadığı anı (lar)  belirlenir. Ve  bu anıların nötralizasyonu sağlanır. Örneğin; trafik kazası, ya da deprem anının en rahatsız edici sahneleri, imajine ettirilir.  Hedef olarak seçilen imgeye duyarsızlaştırma çalışması sonucunda rahatsızlık derecesinin sıfır olması beklenir.

EMDR de göz hareketlerinin ya da çift uyarımın, beyindeki corpuscallosum yoluyla yeni yaşantıya ait bilgiyi sol hemisfere (sol beyin lobuna) aktarır. Bu yolla yaşantı, anı, duygu, söze dökülebilir ve anlamladırılır. Beynin sol lobu anlamlandırma görevini yapar. Psikoterapide değişim ve iyileşmeyi sağlayan da  kişinin farkındalığındaki artıştır, işlemlemenin yapılmış olmasıdır. EMDR tekniğinin kullanımında farkındalığı sağlayan da ağırlıklı olarak olumsuz, negatif kognisyonların gerçekçi ve pozitif kognisyonlara doğru değişimidir. Bir geçmiş anının kişiyi halen olumsuz etkiliyor olmasının sebebi, bu geçmiş olayla ilgili geçerli olan olumsuz inancını koruyor olmasındandır. EMDR tekniği olumsuz, negatif düşüncenin, inancın yerine daha sağlıklı, daha gerçekçi alternatif inancı, düşünceyi yerleştirmeyi amaçlar.

Her anıya yapışık düşünce ve inanç vardır. Beyin anıları video olarak kaydetmez. Parça parça (fregmanlar halinde) kaydederBeyin böyle çalışıyor.  Beyin fregmanlar şeklinde kaydediyor ve bugünümüzü belirliyor. Amigdala önemli olan her şeyi kaydeder. (Görsel, imajlar, duyumlar, ses, dokunma, tat, duygular, düşünce, inanç, beden duyumları)  Her 5 saniyede bir beyin kayıt alıyor.  Aldığı kayıtları ya negatif anı havuzuna atıyor ya da pozitif anı havuzuna atıyor . Nötr anıları kaydetmiyor. Olumlu ve olumsuzları kaydediyor.  Amigdala  kayıt ediyor. 8 yaşındayken sokakta oynarken  siyah bir  köpek saldırmıştır ve çok korkmuşsunuzdur  aradan 15 yıl geçmiştir kadırımda yürürken  15 yıl önceki siyah  köpeğe  hiç te benzemeyen  beyaz, uyuz bir  köpekten korkarsınız. Neden  ortak nokta ikisi de köpek. Korkuda Beyin bilinçaltı genelleme yapıyor. Emdr terapi tekniğiyle İşlenmemiş  anı üzerinde çalışılarak  Duygu yükü ve anlamı değişiyor sadece. Danışan terapiden sonra tamam ben zamanında (geçmişte) böyle bir  şey (olumsuz anıyı) yaşadım ama artık beni rahatsız etmiyor der.  Travmatik anıyı normalleştirerek anı havuzuna atmak emdr’ nin görevidir.

Olumsuz yaşantılar kalıcı hale gelmişse travma olur. İnsanların yaşamlarında anı ağları vardır.  Anı ağları klinik semptomların ve ruh sağlığının temelidir. Örümcek ağı gibi tabiri caizse, her biri bir diğeriyle ilintilidir. Travmayı travma yapan şey, kişi üzerinde kötü etkisi olması ve bu kötü etkisini uzun süre sürdürmesidir. Travmatik anılar çabuk uyarılır. Anı havuzu içine entegre olmamış anılar, işlenmemiş anılardır. Örneğin; Babası, çocuğuna her kızdığında   böyle  geri zekalı çocuk benden olamaz der anneye.  Çocuk ilkokul çağına geldiğinde   aynı söylemi öğretmeninden ve arkadaşlarından da duymaya başlarsa,  alay edilirse, çocuk ben kötüyüm, değersizimi alıyor. Ve buna inanmaya başlıyor. O yönde şema geliştiriyor.

Travmatik anı dosya şeklinde bir yerde kalıyor, kapsül şeklinde durur. Normal anılar dağınık  yerdedir. (Görüntü beynin arkasında, koku, duygu v.s  karışık yerlerde) Travma yaşantısı karşısında insanlar karmaşaya düşer, ve travma yaşantısı kişiyi parçalanmış gibi hissettirdiği gibi, kendi içinde de bütünleşmeyi engeller. Travma anısı ile ilgili tüm olumsuz duygular bir arada, kişiye yoğun sıkıntı yaşatır. Anı ile bağlantılı olumsuz düşünce ve inançlar işlenemeden sağ beyinde kalırlar.  Dolayısıyla travma terapisinde travma anının yeniden ortaya çıkartılıp işlenmesi gerekmektedir. Bunu yapmak için EMDR tekniğinden yararlanılır.

Travma sonrası stres bozukluğu (T.S.S.B) bireyin “yaşadığı, tanık olduğu ya da içinde bulunduğu, ölüm ya da ciddi bir yaralanmayla sonuçlanan olaylar ya da kendisinin ve diğerlerinin varlığını tehdit eden durumlarla” karşılaştığı travmatik olaylara maruz kalması sonucunda verdiği yaygın tepkidir. Böyle bir travmatik olaya karşı verilen tepki “aşırı korku, çaresizlik ya da dehşettir.” (DSM IV) Belirtiler, sevilen birinin ani veya şiddet sonucu ölümü ile tetiklenebilir.

Travma Sonrası Stres Bozukluğu  olan birisi 3 yıl önceki bir olayı düşündüğünde, olayın gerçekleştiği zamandaki düşünceler ve görüntülerle birlikte tüm bedeninde hissedebilir. O zamanki hissettiği çaresizliği, acıyı, hüznü  veya öfkeyi hissedebilir. Etrafına da bu duygularla tepki verebilir.

Tecavüze uğramış, çok sevdiği birisini kaybetmiş ya da Travma Sonrası Stres Bozukluğu  olan bir insanda geçmiş bugündür. Geçmiş hep bugünde kalır. İşlenmemiş anılardır. Aşırı tepki göstermemize ya da kendimizi ya da çevremizdekileri incitecek şekilde hareket etmemize neden olabilirler. Bu anılar bellekte yeniden işlendikten sonra  ortadan kaybolurlar.

Anı ağları ile bedensel duyum bileşenleri birbirine bağlıdır. Travma ile hastalıklar, Travma ile disleksi, Travma ile çocuklardaki gelişme gecikmeleri arasında, Travma ile psikopatolojiler  arasında orantı (ilişki) vardır.

Beyin kendi travmasını yenebiliyor.  Yeter ki beyninize ve terapistinize güvenin. 

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Evlilik dışı ilişkiler (Aldatma – Aldatılmanın Psikolojisi)

İnsanlar samimi bir  ilişkiye başladığında,  sevdiği insanla evlilik düşündüğünde  eşinin neredeyse mükemmel birisi olduğunu ve hayal gibi bir evliliklerinin olacağını düşünür. Aldatma,  kabus gibi bir gerçeklikle,  bu fanteziyi param parça eder.

Evlilik dışı bir ilişki (aldatma- aldatılma) evlilik hayatında çok ciddi bir olaydır.  Sonuçları genellikle iki kategoriden birisine girer. Birincisi; evliliği yok etme potansiyeli ve ikincisi evlilik üzerindeki duygusal tesiridir.  Boşanma, aldatmanın en yaygın sonuçlarından birisidir. Boşanma nedenlerine bakıldığı zaman ilk sırada sevgi eksikliği, ikinci sırada alkolizm, üçüncü sırada ise aldatmanın olduğunu görmekteyiz.

Evlilik dışı partner,  ebeveynsel  veya   idealleştirilen bir figürün yansıtmasıdır. Sevilen ve hayran olunan ebeveynin niteliklerini  (eşte eksik olan ya da olduğu düşünülen) evlilik dışı partnerde görmeyi  içerir.  Algılanan özelliklerden bazıları sevilmek, ilgilenilmek ve kabul görmektir. Evlilik dışı partneri  idealindeki gibi algılamaktır. İdealleştirilen figür çoğunlukla kişinin sahip olmak isteyip olamadığı özellikleri de barındırır. Örneğin; evlilik dışı partnerin dışa dönüklüğü ve sosyal becerileri etkileyici gelebilmektedir.  Aldatan eşler çoğunlukla partnerlerinin kendilerini  açtığını , kendilerini iyi hissettirdiklerini, onun yanındayken  dünya yansa umurlarında olmadığını söylerler. Adatarak aslında kendi asıl sorunlarından, sıkıntılarından, streslerinden  kaçma  yoludur. Aldatma aslında bir eyleme vurma davranışıdır. Ama herkesin eyleme vurma davranışı farklı olabilmektedir.  Bazı insanlar, hayatlarındaki asıl soruna odaklanmak yerine;  aldatarak, içerek, kumar oynayarak, çok hızlı araba kullanarak, adrenal sporları yaparak aşırı yemek yiyerek, aşırı işkolik olarak  kendilerini rahatlatırlar. Bir nevi kafa dağıtırlar.  Dinamik alt yapılarına bakıldığında, inildiğinde bambaşka şeyler çıkmaktadır. (çıkacaktır.) 

Aldatmanın başlaması  genelde  4 şekilde olmaktadır . Bunlar;

  1. Tesadüfi karşılaşmalar: Bir parti, cafe, bar, gece kulübü, masaj salonu v.s meydana gelen veya birisinin uygunsuz teklifiyle gerçekleşen bir kerelik, bir gecelik  ilişkilerdir.
  2. Zamparalık alışkanlığı: Bu tür kişiler sürekli olarak cinsel partnerini değiştirmeye meyillidirler. Ve tek bir eşe sadık kal(a)mazlar. Bu bireyler,  bu yaşam biçiminin bağımlılık yaptığını düşünürler.
  3. Romantik ilişkiler: Bu ilişki biçimi aşka tutkun olma durumunu yansıtır. Kişi, hayatın güçlüklerinden  kaçmak için aşık olunduğunda hissedilen şiddetli duyguları yeniden yakalamak ister. Aşık olmak için, aşk için yaşayan kişilerdir.
  4. Evlilikte  yaşanılan sorunlar: Eşler mesafe oluşturmak için ve evliliklerindeki sorunlardan kaçınmak için ilişki geliştirirler.

Evlilik dışı ilişkiyi tanımlamanın  bu kelimenin içini doldurmanın zor bir durum olduğunu belirtmek istiyorum.  Aldatmayı daha iyi anlayabilmek ve bu kavramın içini daha iyi doldurabilmek için hangi davranışların aldatma, hangi davranışların normal davranışlar olduğunun da kişiler tarafından bilinmesi gerekir. Bazen eşlerden birisinin kendi patolojik saplantılı düşüncelerinden dolayı eşinin normal bakışını, normal konuşmasını aldatma olarak nitelendirebilmektedir.  Patolojik kıskançlık yaşayan eşler olabilmektedir. Sürekli aldatılmayı bekleyen, en ufak belirtiyi aldatma sayan kişiler vardır.  Buradaki püf nokta şudur; bu sorun benden mi kaynaklanıyor? Eşimden mi kaynaklanıyor? Bunun ayırt edilmesi gerekiyor. 

Evlilik dışı ilişkilerde bilinmesi gerekenler:

  1. Yaşanılan ilişkinin süresi, sıklığı ve mekanı:  Bazı ilişkiler tek  gecelik, tek saatlik olabilmektedir. Bu ilişkilerde genellikle cinsel birliktelikler yaşanmaktadır.  Süre son derece önemlidir.  Evlilik dışı ilişki ne kadar sürdü?  Sadece 1 gün mü? 1 hafta mı? 3 yıl mı? 10 yıl mı? Halen devam ediyor mu? Uzun süreli ilişkilerin sonlanması çok kolay olmamaktadır. Aldatan kişi, aldattığı kişiyle çok güçlü bir bağ kurmuştur ki,  eşler arasında bir tercih yapamaz. Bir de ilişkinin yaşandığı mekan çok önemlidir. İlişki kişinin evinde gerçekleşmişse (yatak odası gibi) bunun aldatılan kişi için sembolik anlamı (duygusal yıkımı) çok daha büyük olacaktır. (Bizim yatağımızda nasıl başka birisiyle sevişebildin ? diyecektir.)
  2. Eski ve şu anki cinsel partner sayısı: Çok sayıda cinsel partnere sahip olduğunu belirten eşler, cinsel bağımlılık veya tutku bağımlılığı açısından değerlendirilmelidirler.  Bipolar  bozukluğu olanlar kişiler mani dönemlerinde çok yoğun cinsel dürtüler yaşarlar. Bunun da araştırılması gerekir.
  3. İlişki partnerinin cinsiyeti: Genelde insanlar, aldatma olayında  karşı cinsle bir ilişkiye girerek aldatıldığını üşünür.  Oysa ki bazen, evlilik dışı ilişki aynı cinsten iki kişi arasında da gerçekleşebiliyor.
  4. Cinsel aktivite düzeyi:  Cinsel aktivite sözel veya yazılı iletişimden  tensel birlikteliğe kadar gidilebilir.
  5. İlişkinin tek taraflı mı, iki taraflı mı olduğu: Bazen aldatmalar karşılıklı olabilmektedir. Aldatılan eş de acısını dindirmek için eşine misillime yapabilmektedir. (Aldatıldığını öğrenen kadının, hiç tanımadığı bir erkekle barda tanışıp ilişkiye girmesi gibi. )
  6. Duygusal katılım ve bağlılık derecesi:  Erkekler evlilik dışı ilişkilere daha çok cinsel, kadınlar ise daha çok duygusal nedenlerle girmeye yatkındırlar. Erkekler genelde aşk ve cinselliği ayrı tutmayı başarabilirlerken, kadınlar ise aşk ve cinselliği birbirine bağlarlar.
  7. Eşin evlilik dışı partnerle ilişkisi: Evlilik dışı partner,  aldatılan eşin tanıdığı biri değilse, çiftin bu durumla başa çıkması daha kolay olmaktadır. Maalesef çoğu aldatmalar, aldatılan eşin yakın tanıdığı akraba, arkadaş, dost ilişkilerinden her iki eşin de  bildiği, tanıdığı  kişiyle (lerle) gerçekleşiyor. Böyle olunca aldatılan eş, ihanet duygusunu, aldatılma travmasını  daha yoğun yaşıyor.
  8. İlişkiye dair gizliliğin, yalanların ve hilelerin derecesi:  Uzun süreli geçmişe sahip  ilişkiler genellikle büyük hileleri ve yalanları da içinde barındırır. İlişki içindeki eş, gizliliği korumak için yalanlarını birbirinin ardına eklemek zorunda kalmıştır. Aldatılan eş, kendisine kasıtlı olarak sürekli yalanlar söylediği gerçeğini öğrendiğinde alt üst olur. Çok derin güven sorunu oluşur.
  9. Aldatılan eşin örtülü onay veya izin derecesi: Bazen eşlerden birisi, aldatılmasına rağmen evliliklerinin itibarını korumak için, ya da ekonomik, sosyal statüsünü kaybetme korkusundan dolayı bilmesine rağmen bilmiyormuş gibi davranabilmektedir. (Bazen  çiftler aynı evde arkadaş gibi yaşayabilmektedirler. Sen bana dokunma ben sana dokunmayayım anlayışı gibi.) Bazen de erkek ya da kadın kendi cinsel yetersizliğinden dolayı, kendi cinsel sorunlarından dolayı eşinin kaçamaklarına göz yummaktadır.

Aldatma Nedenleri:

  1. Duygusal ve Cinsel yönden tatminsizlikler. İnternet günden güne daha çok insanın duygusal ilişki ve sanal sex için bir araya geldiği bir yer olmuştur.  Sanal ortamda başlayan arkadaşlıklar ve dostluklar aldatmanın önünü açabilmektedir.
  2. Ebeveyn çocuk ilişkisinin eşler arasında olması. Eşler farkında olmadan, fakat el birliği ile bir çocuk ebeveyn ilişkisi oluştururlar. Bu yapı zamanla aldatma olayına neden olacak çatışma ve tatminsizlikleri oluşturur.
  3. Aldatma yoluyla, gerçekleşebilecek kavgaların, çatışmaların önüne geçilir. Aldatma ilişkisi, dikkati başka yöne çekerek, evlilikteki boşlukları doldurmaya yarar.
  4. Bazen eşlerden birisi seks veya tutku bağımlısı olabiliyor. Bu kişiler, cinsel deneyim arayışında olma kompülsiyonları (tekrarlayan davranışları) vardır. Cinsel eylemleri (aldatmaları) evliliklerinin kalitesiyle değil, öncelikle bağımlılıklarıyla ilgili olabilmektedir.
  5. Bazen eşlerden birisi evliliğini bitirmek ister, fakat yalnız kalmaya ya da yeni birisini bulamazsam düşüncesine tahammül edemezler. Evliliklerinden uzaklaşmak için evlilik dışı ilişkiye girişebiliyorlar.  (Stepne arama görevi görebiliyor aldatma ilişkisi)
  6. Evdeki hakimiyette güç mücadelesi,  (güç çatışması) aldatmaya zorlar. Huzuru ve mutluluğu dışarıda, dışarıda egosunu tatmin etmeye yol açabiliyor.

Bir ilişkinin normal bir  ilişki mi normal dışı bir ilişki mi (Evlilik dışı)  olduğunu anlamak için kriterler vardır nedir bu kriterler :

  1. Eşe açıklanamayan duygu ve düşüncelerin,  partnerle  paylaşılması. (Eşi duysa, görse kesin olay çıkacaktır.)
  2. O kişiyle zaman geçirmek için hissedilen güçlü bir dürtü. (Onu görmek, onunla az da olsa zaman geçirmek için çılgınca istekte bulunmak. Çölde su ihtiyacı olan birisi gibi.)
  3. İlişkinin gizliliğini koruma ihtiyacı hissetmek. (Duyulursa onun başı ağrır, benim başım ağrır, evlilik zarar görür.)
  4. Aldatılan eşte, bir sınırın veya çizginin aşıldığı hissinin, duygusunun oluşması. (aldatılan eş kırmızı çizgisinin ihlal edildiğini hisseder. İhmal edildiğini, bir şeylerin ters gittiğini hisseder.)

Aldatan  kişiler  3 gruba ayrılır:

  1. Kronik aldatıcılar. (Her fırsatta, her ortamda aldatmak için, kaçamak yapmak için fırsat kollayan kişilerdir. Kadın erkek fark etmez. )
  2. Normalde aldatmayan ancak ilişkideki sorunlar nedeniyle buna yönelenler.
  3. Karşı cins tarafından ilişkiye çekilenler.

Aldatılan eşin şunları bilmeye  hakkı vardır:

Eşi, kendisini kiminle aldattı?

İlişki ne kadar sürdü veya ne zamandır sürüyor?

Ne sıklıkla görüşüyorlar veya görüştüler?

Nerede buluştular?

Gerçekleri bilmediğinizde fantezi geliştirirsiniz. Bu fanteziler gerçekten çok daha ağırdır. Gerçek bir kere, fantazi  her gün öldürür.

Terapide neler yapılır?

Aldatılan eşlerde aldatılmaya karşı şok, öfke ve inkar reaksiyonları gösterirler. Erkek aldattığında genelde kadınlar önce şok geçirirler, şok etkisi geçtikten sonra öfke açığa çıkmaktadır. Kadın aldattığında ise erkeklerde öncelikle öfke, sonra şok reaksiyonları gösterdikleri bilinmektedir.

Aldatılmanın duygusal  ve sosyal etkileri yıkıcı ve dayanılmaz olmaktadır. Aldatılan eşin benlik saygısında, özgüveninde çok ciddi tahribat oluşturur. Terk edilmişlik hissi, güvenin kötüye kullanılması, dışlanmışlık ve reddedilmişlik, suçluluk, pişmanlık, üzüntü, nefret etme (kendisinden, eşinden, herkesten) duygusu oluşturur. Bu duyguların konuşulması, boşaltılması gerekir. Önce Aldatılan eşe duygularını anlatma fırsatı verilir. Daha sonra diğer eş nasıl hissettiğinden bahseder. Aldatılan eş ilişkinin tüm detaylarını bilmek isteyecektir. Kiminle, ne zamandır sürüyor, nasıl tanıştılar, kaç kez görüştüler, nereye gittiler, hediyeler aldı mı, cinsel anlamda ne yaşandı v.s bu sonu olmayan gerçekleri araştırmanın duyguların dışa vurulmasının yerini alır.

Aldatılan eşin en büyük ihtiyacı, ilişkinin kesin olarak bittiğinden emin olmak isterler. Neler olduğunu zaten bilirler, bunları tekrar tekrar duymaları onlara fayda sağlamaz. Aldatan eşin, evliliklerini  kurtarmak için çabalamasını ve kendisini halen sevdiğini ve çekici bulduğunu görmek isterler. Duygular ne kadar çok konuşulursa, gerçekleri öğrenme gereksinimi o kadar az olur.

Aldatma vakalarında hızlı bir düzelme mümkün değildir. Zamanla güven ve saygı ilişkisi tekrar sağlandıkça iyileşme gerçekleşecektir. Bu sürecin sağlıklı atlatılması için mutlaka terapi desteği alınması gerekmektedir.

Aldatan eşin, evlilik dışı ilişkisini bitirmek isteyip istemediğinden emin olmaması ayrıca bir sorun teşkil etmektedir. Yakalanmanın verdiği suçluluk, utanç duygularıyla, ailesinden dışlanmışlık duygularıyla tamam bitti deyip iç aleminde bitirmekte sorun yaşayabilmektedirler. Bunun için bireysel terapi de alması  da gerekir.  Evlilik dışı ilişki bitmeden, evlilikteki ilişkide düzelme gerçekleşmez. Bunun için yasını tutması,  ilişkiyi  bitirmekte zorlanıyorsa da en azından 6 aylığına dondurmasının önemi  ve gerekliliği anlatılır. Evlilik /Çift terapisi almalarının ilişkileri  üzerindeki  etkisi ve önemi anlatılır.

Aldatma, ilişkideki güven duygusunu yıkar. Aldatılan kişi sadece bu ilişki yüzünden değil, buna eşlik eden kandırmacalar ve yalanlardan dolayı da kırılır ve incinir. Güveni yeniden inşa etmek kolay değildir. Aldatan eşin basit bir özrü ve tekrar güvenilir birisi olacağını söylemesi yeterli değildir. Güven, iletişim ve deneyimler yoluyla yavaş yavaş oluşur. Aldatılan eş sürekli tetikte olur ve her şeyden, her hareketten şüphe duymaya başlar. Bu şüpheleri yatıştırmak ve sorumluluk göstermek için, aldatan eş, işe, eve, seyahata  geliş gidişlerini açıklamada titiz davranmalıdır. Evlilik dışı partnerle ilgili daha önce edinilen bilgiler (Nerede, ne zaman buluşurlar v.s) aldatılan eşin ilişkinin yeniden başlamadığını anlamasına yardımcı olur. 

Aldatmanın çift için ne anlam ifade ettiğini veya ediyor olduğunu, aynı şeyin bir daha tekrarlanmaması için bundan sonra nelerin yapılması gerektiği üzerine düşünülmeli ve konuşulmalıdır. Aldatmaya  zemin hazırlayan faktörlerin de, ilişkiye devam etme veya ayrılma kararı verilirken göz önünde bulundurulması gerekir.

Mutlak dürüst olunmalıdır. Aldatan eş, diğer partnerle olan en ufak iletişiminden eşini haberdar etmelidir. Genellikle evlilik dışı ilişki yaşadığı kişi telefon eder, mesaj atar, mail atar, ya da iş yerinde,  dışarıda, etrafında bir şekilde kendisini gösterir. Sokaktaki masum bir karşılaşma bile eşe anlatılmalıdır. Anlatılmaması tehlike doğurabilir. Güven ve sadakat duygusunu tazelemek, ne olursa olsun sadece ve sadece dürüstlük yoluyla başarılabilir. Dürüst ve samimi olunmalı ve kalınmalıdır. 

Çiftler kendi kendilerine ya da terapistleriyle birlikte  şu sorulara cevap bulmalıdırlar: 1. Evlilikte neden biz bunları yaşadık? Neler oluyor? Eksik olan, yanlış olan ilişkide ne var? 2. Aldatmanın ne anlam ifade ettiğini veya ediyor olduğunu? 3. Aynı şeyin bir daha tekrarlamaması, yaşanmaması için bundan ne gibi dersler alınabileceği üzerine hem düşünülmeli  hem de konuşulmalıdır.

Aldatma, , iyi işlemeyen bir evliliğin belirtisi olabilmektedir. Evlilik dışı ilişkilerin büyük çoğunluğunun evliliğin işlevsizliğinden ve tatminsizliğinden kaynaklanır. Evliliğin iyi gidip gitmemesi her iki kişiye de bağlıdır. Diğer bir deyişle her iki kişinin de problemin oluşmasında payı vardır. Terapide de tatminsizlikler, beklentiler ve işlevsizlikler üzerine konuşulur. Bu bilgiler iç görü kazandırması için terapide  de  vurgulanır. Terapist çiftin her problemini ayrı ayrı  ele alıp değerlendirmelidir.

Eşler farkında olmadan, elbirliğiyle çocuk- ebeveyn ilişkisi oluştururlar. Bu yapı zamanla, karı koca olmalarının önüne geçer. Terapide davranışlar üzerinden, bu sorun ele alınır ve çiftlere gösterilir.

Barışma ve bağışlama aynı şey değildir. Barışma bağışlamaya benzer fakat aynı şey değildir. Tam bir iyileşmenin olabilmesi için bağışlamanın da olması gerekir. Genelde eşlerde  bağışlarsam aynı şeyleri yaşarım korkusu olur. Bağışlama üzerine de çalışılması gerekmektedir. 

Duygusal çalkantı birkaç haftadan birkaç aya kadar sürebilir. Aldatma- aldatılma vakalarında duygular sürekli değişecektir. (kızgınlık, öfke, suçluluk, nefret v.s.)  Aldatılan eş yatışmayan duygular taşıyabilir. Bunun kaynağı daha derinlerde olabilir. (Benzer geçmiş deneyimleri, acıları, travmaları varsa  (Geçmiş nişan atılması, ya da eski eşi de aldattıysa, eski sevgilisi terk ettiyse) ya da  kendi aile orijininden kaynaklı da olabilir.  (baba, dayı, amca v.s. aldatma vakaları varsa)  En son yaşadığı travma, eski yaşadığı travmaları tetikler. Onun için bunların hepsi  bireysel terapide ele alınması gerekir.  Bu süreçte mutlaka eş ve çift terapisi  ve hatta  bireysel terapi alınması gerekir.

Geçmiş acılar, travmatik yaşantılar EMDR, hipnoz, bilişsel davranışçı terapiler gibi terapi teknikleriyle nötralize edilebilmektedir. Hangi yöntem ve tekniğin daha işlevsel olduğu kişiye göre, danışanın yaşadığı sorunun büyüklüğüne ve derinliğine göre değişebilmektedir. Bunun için terapistinizle görüşüp bir yol haritası çizmeniz gerekmektedir.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Ayrılıklarda göz mü, kalp mi ağlar?

Aşk, kalbe girince akıl yıllık izine ayrılır. (E.A)

Aşk, öbürünün içinde kaynama duygusudur. Özü itibariyle kendi kimliğinin yok olması duygusudur ve patolojiktir. Aşk asla sevgi değildir. Sevgi paylaşmaktır, zenginliktir. Eşit iki insan arasında güven ilişkisine bağlı olarak yaşanır. Aşk karşılıksız olunca sıfıra inersiniz, dağılırsınız..

Kayıp, yaşamın doğal bir parçasıdır ve yas bizim buna verdiğimiz doğal bir tepkidir. İnsanlar sevdikleri ne varsa bu en basitinden bir kalem bile olabilir. Kaybettiğinde canı yanabilir, üzülebilir. Manevi değeri varsa depresyona kadar gidebilir. İlişkiler de böyledir aslında her şey çok güzel gidiyorken birden soğukluklar başlar, araya mesafeler girmeye başlar, kırılmalar, incinmeler, kavgalar  yaşanmaya başlanır ve sonunda ayrılık olabilmektedir. Tabi herkesin bunu sindirebilmesi çok kolay olmamaktadır. Bazı insanlarda et, kemik yoktur sadece duygu vardır. (Çok duygu yüklüdürler.) Bunlardaki yas süreci çok daha ağır olmaktadır.

İnsanlar ayrıldıklarında daha önce yaşadıkları  alışkanlıklarını, özlemlerini  değiştirmeleri çok kolay olmamaktadır. Her sabah günaydın mesajıyla uyanan, seni seviyorum özlüyorum mesajını alan ya da molalarda sesini özledim, sesini duymak için aradım diyen birisinin olmaması insanlarda boşluk, yalnızlık duygularını uyandırmakta bu da insanları depresif duygulara götürmektedir.

Ayrıldıktan sonra anılar sürekli depreşir. Rahatsız eder insanı. Gülüşler, şakalar, bakışmalar, yapılan çılgınlıklar, ayrılırken arabadan elle gönderilen öpücükler, sevişmeler unutulmaz. Anılar tek tek resim karesi gibi film şeridi gibi dev sinema ekranında oynuyormuş  gibi çıldırtırcasına beyninde dönüp dolaşır. Artık ilişki bitmiştir bunu duygularına, zihnine anlatamaz hatta kimselere en yakınındakilere  bile anlatamaz. Ve yas başlamıştır artık…

İnsanın doğasında yaşadığı bir acıyı kontrol etme ihtiyacı hisseder. Mahalle kavgaları olurdu küçükken yan mahallenin çocuklarından dayak yersiniz. Sınırı geçtiğinizden dolayı. O mahallenin sınırına yaklaştığınızda kalbiniz küt küt atmaya başlar. Ama yine de sınırı aşar orada kimse var mı diye merak ederdiniz. Bana dayak atan orada mı bilmek istersiniz. Yani oradan emin olmak istersiniz. Ayrılıklarda da durum aynısıdır. Göz ucuyla facesine girer, instegramına bakarsınız neler yapıyor? Mutlu mu? Hayatında başka birisi var mı diye? Ya da Yılda bir kez arayıp sesini duymak istedim, veya bir şey sormak bahanesiyle ara(n)malar olur. Neden arar insan?  orada mı değil mi? Bıraktığım yerde duruyor mu durmuyor mu ? anlamaya çalışılır. Bazıları bayram mesajı Cuma mesajı, kandil mesajı atıp yoklama çekenler olur..

İnsanın doğumu, acılarının da başlangıcı olur. Bizler hayatımız boyunca bir çok kayıplar, ayrılıklar, acılar yaşayacağız. Hayatımıza sağlıklı olarak devam edebilmemiz için kayıplarımızı, acılarımızı kabullenerek, duygularımızla yüzleşerek ve kayıplarımızı geçmişte bırakarak yolumuza devam edebilmeyi öğrenmemiz gerekiyor.

Kaybettiğimiz kişinin ardından yas tutmak yaşanması gereken bir süreçtir. Kişinin hayatını normal ve sağlıklı devem ettirebilmesi için yasını tutması, yas sürecini tamamlaması gerekmektedir. Bu yas tutma süreci sonunda insan yaşadığı kaybı, yaşamının bir parçası haline getirerek bununla yaşamayı öğrenir. .

Yas tutmak kaybedilen kişiyi unutmak ya da artık sevmemek anlamına gelmez. Sevdim, aşık oldum, halen seviyorum, halen aşığım  ama buraya kadarmış diyebilmektir. Sadece kaybı ve bununla ilgili duyguları kabullenmek, başa çıkabilmeyi ve bu duygularla yaşamayı sürdürmeyi öğrenmek anlamına gelir. Yas süreci; gidenin ardından konuşmamak değil konuşmaktır. Fotoğraflarını kaldırmak değil, fotoğrafını görebilmeye dayanmaktır.

Acıdan ayrılmanın, arınmanın  bir yolu, VEDALAŞMADIR. Bu vedalaşmanın yüz yüze olması, konuşarak olması daha makbul olandır. Zihin kapatma işlemini yapabilmesi için bunu yaşaması gerekir. Öbür türlü olursa yani kavga edilip de araya mesafe girmişse, küslük varsa, kalp kırıklığı, incinme v.s adı ilişkinin adı konulmamışsa zihin kapatma işini yapamaz. Sürekli geri dönecek beklentisi içine girer bu da yas sürecini uzatır. Yas sürecinde insan sanki kendisinin bir parçası ölmüş hissine kapılır. Boşlukta ve yapayalnızdır. Bu durumu şuna benzetebiliriz; Çok kalabalık Pazar yerinde annesinin elini bırakıp, kaybolan çocuğun çektiği acı, korku ve yalnızlık duygusu gibidir.

“Cenaze törenleri ölenler için değil, kalanlar içindir.” Diye güzel bir söz var. Ceneze töreni yapılıp, Kırk okutmak yedi okutmak merasimlerin hepsi yas reaksiyonunun yavaş yavaş emilmesi, sindirilmesi olgusudur.  Bu yüzden kültürel kodlarımız çok önemlidir.  Cenaze törenleri  ile ayrılıklardaki  vedalaşma mentalite  olarak aynıdır. İkisinde de  Zihnin o olayı kapatma işlemini yapar. Bu yapılmaz ise zihin kapanmaz ve döngüde kalır. Yıllarca yasların zihinde canlı kalmasının nedeni, kapatma işleminin yapılmamasıdır.

Yas tutmak aslında sevdiğinizi, aşkınızı, unutmak istediğinizi, psikolojik olarak mezara gömebilmeyi başarabilmektir…..

Yazarak (şiir, günlük v.s) ya da resim yaparak duyguların ifade edilmesi yas sürecini atlatmakta iyi gelir.

Yıl dönümleri, doğum günleri, bayramlar gibi özel günler zor geçebilir. Böyle günlerde sevilen ve güven duyulan yakın arkadaşlarla ya da yakın aile bireyleriyle zaman geçirmek yaşanacak acıyı hafifletir.

Bazı kişiler ayrıldıkları kişiyi anımsatan yerlerden kaçarlar, bazıları o ilçeye ayak basmak istemezler. Bu çabalar yas sürecini atlatmaya yardımcı olmaz. Tam tersi yas sürecini uzatır. Kaybı anımsatan yerlerden kaçmak, uzaklaşmak yerine bu yerlere ziyaretler yapmak zihnin yası metabolize etmesine kabullenmesine yardım eder. Başka bir deyişle; Yas, kaybın gerçekleştiği yerde yaşanmalıdır…

Normal olan hayata, yaşama yani iş, okul, sosyal aktivitelere geri dönülmesi gerekir. Daha önceden keyif ve tat veren uğraşlara (müzik, spor, kültürel etkinlikler v.s) dönülmesi gerekir. İlk başlarda bunlar keyif vermeyecektir ama 3/5 gün devam edildiğinde hayat normalleşmeye başlayacaktır.

İnsan midesi gıdaları sindirebilmesi için gıdaları  midesinde tekrar tekrar döndürmesi gerekmektedir. Hayvanlarda bu geviş getirme şeklindedir. Travmanın /ayrılık acısının hafifletilebilmesi için insanlar  yaşadıkları travmayı ne kadar çok anlatır ve paylaşırsa o derece sindirirler. Tabi bu anlatılanları dinleme işi profesyonelce yapılırsa yas süreci çok daha kısa olmaktadır. Özellikle EMDR, HİPNOZ yöntemini kullanan psikologlar bu ayrılık acısını nötralize edebilmektedirler.

Geçmişte başka kayıplar veya travmatik olaylar/ deneyimler yaşamış olanlar daha ağır bir yas süreci yaşarlar. Aynı zamanda kişinin yaşı, cinsiyeti, duygularını ifade edebilme biçimi ve stresle başa çıkma becerileri de yas tepkilerini ve yas sürecini belirleyen faktörlerdendir.

Klinik görüşmeye insanlar duygusal, ( üzüntü, öfke, suçluluk, kaygı, korku, yalnızlık, yorgunluk, çaresizlik, isteksizlik) Fiziksel, (kalpte ve boğazda sıkışma, yumru hissi, nefeste darlık, zayıf/halsiz hissetme, ağız kuruluğu) Düşünsel,(düşüncede dağınıklık, çarpık/hatalı düşünceler, rüyalar) Davranışsal (uyku ve yemek sorunları, takıntılı davranma, alkol ya da uyuşturucu madde kullanma) sorunlarla gelirler.

Yas sürecini sağlıklı atlatılıp atlatılamadığını anlayabilmek için  kişinin günlük hayatını etkileme derecesine göre iş, okul, aile v.b  bakmak gerekir. Kişi eğer; intihar etmeyi düşünüyorsa ya da bunu yakınlarına söylüyorsa, ayrılık hakkında konuşurken çok ağır ve yoğun duygusal tepkiler veriyorsa, kaybı hatırlatan herkesten ve her şeyden kaçıyorsa, kayıp/ ayrılık sonrası hayatını değiştirecek çok büyük değişiklikler yapmaktan bahsediyorsa, ayrıklıktan sonra uzun süreli depresif belirtiler gösterip normal hayat işlevlerini yerine getirmekte zorlanıyorsa, ayrılık  sonrası çok yoğun korku, kaygı, yalnızlık duyguları yaşamaya başladıysa, madde, alkol ya da şiddete başvurmak gibi davranışlar sergilemeye başlamışsa, ayrılık yıl dönümlerinde çok ağır yas tepkileri veriyorsa  destek alması için bir uzmana gitmesi gerekmektedir.

Cemal Süreya’ nın sözleriyle yazımı bitirmek istiyorum.  Üzüldüğüm şey;  Değmeyenlere… yüreğimin değmiş olması…

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

İntihara Klinik bakış

İntihar, (Suisid)  insanın bilerek ve isteyerek yaşamına son vermesidir. Dünya sağlık örgütü (WHO 2007) verilerine göre her gün yaklaşık 3000 kişi intihar  sonucu  ölmektedir. Bu da yaklaşık her 30 saniyede bir ölüme denk gelmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü intiharları ‘Gerçek İntiharlar’ ve ‘İntihar Girişimleri’ olarak ikiye ayırır.

  • İNTİHAR: Bireyin; duygusal, ruhsal ve sosyal nedenlerin etkisiyle öz benliğine bir saldırganlık ve yok etme eylemi olup, bireyin yaşamına istemli olarak son vermesidir.
  • İNTİHAR GİRİŞİMİ: Bireyin kendini yok etmek, kendine zarar vermek amacıyla gerçekleştirdiği intihara yönelik, ölümcül olmayan tüm istemli girişimleridir.

İNTİHAR EDENLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ:

  1. İntihar etmekten bahsederler.(İntihar eden her 10 kişiden 8’i İntihardan birkaç ay önce belirgin uyarı ve ipuçları verir.)
  2. Kendilerini dayanılmaz acılar içinde hissederler.
  3. Umutsuzluk ve çaresizlik içindedir ve her hangi bir intihar girişiminde bulunup bulunmama konusunda ikircikli duygular yaşarlar.
  4. Bir yandan hiçbir şeyi bilmek, görmek ve düşünmek istemezken diğer yandan bir çözüm arayışı içindedirler.
  5. Genellikle yüksek standartları olan, mükemmeliyetçi, yanlış yapmaktan korkan, kendini sıkça eleştiren kişilerdir.

İNTİHARIN NEDENLERİ:

  1. Ruhsal bir rahatsızlığın bulunması (İntihar edenlerin %70’ine DEPRESYON teşhisi konmuştur.).
  2. Alkol yada diğer maddelerin aşırı kullanımı ve bağımlılık.
  3. Kaldırabileceğinizden daha fazla acı çektiğiniz anlamına gelir. 
  4. Ailede intihar edenlerin bulunması.
  5. Bir aile üyesinin yada çok yakın birinin kaybı.
  6. Yakın zamanda bitmiş çok yakın bir ilişki.
  7. Büyük zorlamalar getiren yaşantılar (İhmal, istismar, taciz, başarısızlık, travmatik yaşantılar vb. gibi).
  8. Kişinin tamir edilemeyecek bir hatanın kefaretini bu şekilde ödeyeceğini düşünmesi.
  9. Uzun süreli ölümcül hastalık.
  10. Kişinin yaşam güçlükleri karşısında yalnız bırakılması, hissettiği kaygı ve güvensizliği tek başına yaşamak zorunda kalması.(Sosyal destekten yoksunluk.)
  11. İntiharı romantik, mistik bir eylem olarak yücelten kitap, müzik ve  programlar.
  12. Silah ve ilaçlara kolay ulaşılabimek.

İntihar Girişimi Açısından Risk Grupları

  • Ergenler, yeni boşanmış kişiler, yalnız yaşayanlar, ani ve ciddi yaşam değişikliği geçirenler

Kronik (ciddi) hastalığı olanlar, ruhsal bozukluğu olanlar (Depresyon,Şizofren) madde bağımlılığı olanlar, travmatik olaylara maruz kalanlar (savaş, kaza, tecavüz..vb.)

İntihar Girişimi Açısından  İpuçlarına dikkat etmek  gerekir.  Bu ipuçları şunlardır;

  • Yakın çevre, aile ve arkadaşlardan uzaklaşma,
  • Yalnızlık duygusu,ümitsizlik
  • Üzgün ve endişeli görünüş,
  • Gündelik işlere karşı ilgi kaybı,
  • Okul performansında belirgin azalma,
  • Gelişigüzel de olsa sık sık  ölümden,intihardan, kaybolmaktan bahsetme,
  •  İntiharı düşünen kişi, “Artık benim için endişelenmeniz gerekmeyecek” veya “Yakında hayatınızdan tamamen çıkacağım” gibi sözler söyleyebilir. Kişi hangi yaşta olursa olsun bu tür konuşmalar her zaman ciddiye alınmalıdır.
  • Sevdiği eşyaları eşe-dosta dağıtma
  • Not bırakma
  • Son zamanlarda duygusal ilişkilerde azalma
  • Cinsellikle ilgilenmemek
  • Günlük rol ve sorumluluklara ilgisizlik
  • Sosyal etkileşimlerden geri çekilme

İntihar konusu çok ciddi bir konu olduğu ve en ufak ihmale yer olmadığı için burada bahsedilen ipuçlarından bir veya birkaçını fark ettiğimizde bir uzmandan mutlaka yardım istenmelidir.

İntihar vakalarında  en önemli etkenler umutsuzluk, karamsarlık, yalnızlık, utanç, suçluluk, sevileni cezalandırma, aşkı ifade etme  ve çaresizlik duygularıdır. Umutsuzluk düzeyi çok büyük önem taşıdığından Beck’in umutsuzluk ölçeği testi uygulanıp değerlendirilmelidir.

Romantik bir ilişkinin bitmiş olması, hamilelik, travma sonrası stres bozukluğu, Yakın bir aile üyesinin veya arkadaşının ölümü veya intiharı   intihar riskini arttırır

İntiharla bilişsel(düşünce) çarpıtmaları arasında  kuvvetli ilişki vardır. Yine depresyon  ile umutsuzluk ve çaresizlik düşünceleri ile intihar arasında güçlü bir bağ vardır. Depresyonlu insanlar, kendilerini zayıf, güçsüz, zayıf, aciz olarak görürler.  Olayları ve durumları da buna göre çarpıtarak yorumlarlar. En  çok kullandıkları düşünce çarpıtmalarının başında da korkunçlaştırma, felaketleştirme, büyütme, aşırı genelleme yer alır. Bu gibi durumlarda insanlar, intiharı çaresiz yaşamından tek çıkış, tek çözüm olarak görürler. 

İntihar eyleminde bulunan veya  intihar düşünen insanlarda görülen en tipik sorun depresif  ruh halinin verdiği bitip tükenmeyen ruhsal  acı  ve baskıdır.  İnsanlar, intihar ederek bu yoğun ruhsal acıdan kurtulmayı isterler. Depresyonda en sık  görülen intihar tipi budur. Bazı insanlar da kendi sorunlarını çok abartırlar ve sorunlarına çözüm bulunmayacağını düşünürler. Bu sorunlar maddi, manevi olabileceği gibi, insani ilişkilerle ilgili de olabilir, sağlık, okul, iş sorunlarıyla da  ilgili olabilir.  Mesela sınavı kazanamayan  öğrencinin  intihara teşebbüs etmesi gibi, ya da işi iyi gitmeyen,  iflas eden iş adamının intihar etmesi gibi.

İnsanları intihara götüren iki neden vardır. Birincisi  umutsuzluk duygularıyla beraber yaşadığı acıya dayanamayacağını düşünmesi, sanki o acıyı hiç dinmeyecekmiş gibi yaşarlar. İkincisi; kendilerini değersiz görmeleridir.  (Benlik saygılarını yitirmiş olmaları gelmektedir.)  Kendilerini ölmeyi hak etmiş, değersiz, pislik, bir zavallı  olarak görürler. Bu insanlar intiharı bir sorun olarak değil, bir kurtuluş olarak görürler. İntihar adeta  onlar için bir çıkış kapısıdır.

Shneidman, intiharı dayanılmaz acıları, ağır sorunları olan şaşırmış, bozulmuş ve gücü azalmış benliğin çözüm arayıcı bir eylemi olarak tanımlar. İntihara baş vuran kişi dayanılmaz acılara katlanmak yerine, sabretmek yerine hayatını sonlandırmayı tercih eder.

İntihar, işten, eşten, evden, sevgiliden, arkadaştan, dosttan ayrılıştan farklıdır. Dönüşü olmayan bir ayrılıştır.

İntihar düşüncesini çok sık düşünen kişiler ölüm ya da kalım arasında sıkışan kişilerdir. Ambivalans duygular içindedirler. Bir yandan damarlarını keser ama bir yandan da insanların kendisine yardım etmesini bekler. Acısının, sıkıntılarının, yalnızlık duygularının anlaşılmasını bekler, aslında beni önemseyin beni fark edin, bana yardım edin, beni duyun  feryadıdır. İmdat çığlığıdır aslında her bir intihar girişimi.  

Tüm çocuklarda, ergenlerde, yetişkinlerde  intihar düşüncesi ve eylemi ciddiyetle değerlendirilmelidir.

Ne, nasıl, nerede, ne zaman ve niçin ? Ne: Hastanın amacı neydi? Eylem sonuca ulaşsaydı ne bekliyordu? Kurtarılmayı ya da kurtulmayı umuyor muydu? Ne kadar ciddi idi? Umutsuzluk düzeyi ne kadardı? Nasıl: Hastanın planı neydi? Geçmiş intihar planları, girişimleri var mı? Sorularına cevap bulmalıyız.

Nerede ve ne zaman: İntiharın yeri ve zamanı önemli bilgiler verir.

Tetikleyici faktörler ( kendisinde veya ailede depresyon öyküsü, yakın arkadaş intiharı/ölümü, sevgiliden ayrılma, aile içi çatışmalar) Acı veren olayların yıl dönümleri, Niçin: (Çaresizlik, acı, öfke, değersizlik, kendini küçük görme utanç, boşluk hissi, anlamsızlık, yalnızlık, sevilmediğini hissetmek, hayal kırıklığı, başarısızlık hissi, zihinsel yıkım yaşadığı duygusu, hiçlik duygusu, umutsuzluk, reddedilme, terk edilme, kronik bir hastalığın varlığı, kendinden nefret etme, aşırı suçluluk duygusu)  çalışılması gereken duygu ve düşüncelerdir.

İntihara iten işitsel varsanıların varlığı, Psikotik suçluluğun varlığı, Obsesif/ hezeyanlı özellikler, Çocuğun ailesinin kendisine istikrarlı  bir aile ortamı sağlayıp sağlamadığı, çocuğun baş etme mekanizmaları, Disforinin varlığı, Madde, alkol kullanım öyküsü, Akranlar tarafından reddedilme/ bir gruba ait olamama durumları da ayrı ayrı incelenmelidir.

Kararlılık derecesi ve niyetinin anlaşılması için sorular sorulmalıdır. Keşke doğmasaydım ya da keşke ölseydim diye düşündüğünüz zamanlar oluyor mu? Oluyorsa  Ne sıklıkla oluyor? Kendinize zarar vermeyi aklınızdan geçirdiniz mi? Eğer aklından geçirdiyse eyleme döküp dökmediği sorulmalıdır?  Şu anda kendisine zarar vermeyi düşünüp düşünmediği de mutlaka sorulmalıdır

Depresif  belirtilerin değerlendirilmesi gerekir.  Bu amaçla şu sorular sorulabilir.

Kendini üzgün hissediyor musun? Ne kadar sık kendini üzgün hissediyorsun? Kendini ne zaman üzgün hissediyorsun? Üzgün hissettiğin zamanlarda olan en berbat olay neydi? Üzüntün ne kadar sürüyor? Üzüntülü olduğunda neler yapmak istiyorsun? Üzüntülüyken ne yaparsan iyi hissedebilirsin sence?

Sabah gözünü ilk açtığında kendini nasıl hissediyorsun?

Senden bir şey istenmesi/beklenmesi seni çok sıkıyor mu/fazla geliyor mu?

Ne sıklıkla böyle huzursuz oluyorsun? Neler seni huzursuz ediyor?

Kendini kaybettiğin zamanlar oluyor mu?

Ümitsizlik: Değerli şeylerini dağıtmak, «Bana ne» «İlgilenmiyorum» «fark etmez» tarzı cümleler.

Hep yorgun olmak,

Uyku sorunları: Anneleri sabah uyandıramaz, okulda sıraların üstünde uyurlar, gece sık sık uyanırlar. Okula geç kalma veya gitmeme,

 İştahsızlık, hiperaktivite, Farklı gruplara katılma görülür.

Duygusal geri çekilme incelenmelidir.

Arkadaşın var mı?

Arkadaşlarınla aran nasıl? En iyi arkadaşın kim?

Arkadaşlarınla ne kadar süre vakit geçirirsin? Birlikte neler yaparsınız?

Anhedoni

Kendini en son ne zaman mutlu hissettin?

Neler seni mutlu eder?

Seni mutlu eden şeyleri şu anda yapıyor musun? Neden yapmıyorsun?

Depresif çocuklarda/ gençlerde/ yetişkinlerde  ağlama sık olduğu için ;

Sık sık ağlar mısın? ağladığında neler düşünürsün?

Çocuk dünyasında kötü anne-baba yoktur. Bir yanlışlık-kötülük varsa onu çocuk yapmıştır

Kendini herhangi bir konuda kötüymüş gibi hissediyor musun?

Cezalandırılman gerektiğini düşündüğün bir şey/konu var mı?

Aileler çocuklarının depresyonun genelde geç fark ederler.

Okulda veya evde uyumsuz davranışlar gösterirse/ akademik başarısı düşerse, İntihar ya da kendine zarar veren davranışlar gösterirse, Madde kullanırsa, İçine çok kapanırsa, Huzursuzsa,

Temper tantrumlar, Mutsuzluk,  Engellenme toleransında azalma, Sakinleşememe, Öfke patlamaları, İsyankar tavırlar gösterdiklerinde bir şeylerin ters gittiğini düşünmeye başlarlar.

Terapisi:

Danışan  yalnız bırakılmamalıdır. Hasta yakınlarının tedaviye katılımı  mutlaka  sağlanmalıdır.

HASTANEYE YATIRMA ENDİKASYONLARI: Yüksek intihar riski taşıyorsa

  • Ciddi ruhsal hastalık içindeyse
  • Tekrarlayan intihar girişimleri varsa
  • Sürekli intiharı düşünüyorsa ve planlı ise
  • Psikiyatrist hastaneye  yatırıp-yatırmama konusunda kararsızsa
  • Aile destek olamayacak durumdaysa.

Eğer intihar düşünceleri çok yoğunsa ve kararlıysa ayaktan terapi yerine mutlaka hastaneye yatırılmalı ve tedavisi hastanede devam etmelidir. İntihar düşünceleri aklından geçmekle  beraber  umutsuzluk, karamsarlık ve çaresizlik duyguları çok yoğun değilse danışanla terapi sürecinde intihar teşebbüsünde bulunmayacağına dair bir sözleşme imzalanmalı, sorumluluk alınmamalıdır.

HASTANEYE YATIRMAMA KOŞULLARI: Çevrenin yeterli yardımı, dikkati ve katkısı mevcutsa

  • Kendisini kontrol edebilecek durumdaysa
  • Ayaktan izlenebilecekse

İntihar düşünen ya da intihar girişiminde bulunan kişiye yapılacak en önemli şey umutsuzluk ve çaresizlik duyguları üzerine çalışmak olacaktır. Umut aşılanmalı, sorun çözme becerileri geliştirilmelidir.  Düşünce katılığı yumuşatılmalıdır.

İntihara müdahalede ilk adım intiharın nedeninin bilinmesi çok önemlidir.  Danışan intihar  ettiğinde,  bu intihar eyleminin neyi  çözeceğinin  mutlaka bilinmesi gerekir. Danışan için bu kadar kötü olan sorun, durum nedir ki kendisine zarar vererek  bu sorundan kaçmaya çalışıyor. Bunun mutlaka bilinmesi gerekir ve  bu durum, olay  üzerine çalışılmalıdır. İntiharın çözeceği hangi sorun ya da sorunlar vardır bu mutlaka anlaşılmalıdır. İntihar kişinin şeçtiği bir şey değil, zorlandığı bir şeydir önce bunu unutmamalıyız. 

Danışanlara sorunu, sorunlarıyla ilgili intihar dışında da çözüm yollarının olduğunu, intiharın uygun bir çözüm olmadığının gösterilmesi gerekir. Danışana  umut verici olmalıyız.  Polyanna tarzı boş bir ümit vermek değil, çok kötü gibi görünen, çözülmez gibi görünen sorunların da çözülebileceği, inancını vermeliyiz. En azından bir deneyelim, deneyebiliriz noktasında ittifak kurabilmeliyiz. Denemekle  hiç bir şey kaybetmeyeceksiniz mesajını vermeliyiz.

Danışanın sorunlarının yanında yaşama sebepleri üzerine konuşmak terapötik  etki yapar.

İntihar kararı geçici bir karardır.  Fakat;  intihar eylemi başarılı olursa sonuçlar kalıcı ve değiştirilemez olacaktır bu mantık  seans içinde işlenir. Günlük hayatta aldığımız, verdiğimiz kararlardan örnekler verilir.  Bazen çok yoğun duygular yaşayarak hareket ettiğimizde  mesela kendimizi çok keyifli ve  mutlu hissettiğimizde, iyi bir haber aldığımızda  herkese yemek, çay ısmarladığımızda bunun sonucu bazen o haftayı parasız geçirerek bir bedel ödediğimizi, ya da canımız çok sıkkınken aldığımız yanlış bir karar bizi sıkıntıya soktuğu anlatılır. Çok yoğun ve yüklü duygular yaşadığımızda o duygularla  hemen hareket etmektense bir müddet beklemenin  daha doğru olduğu anlatılır.

 İntiharı  idam kararına benzetip  idamın niçin evrensel hukukta yasaklandığı anlatılır. İdam kararı eldeki verilere göre verilen bir karar olduğu  ve geriye dönüşünün olmadığı anlatılır. Farz edelim adam idam edildi 6 ay sonra suçsuz olduğu anlaşıldı ne olacak? Sorusu sorulur. İntihar da kişinin o anda düşünce ve duygularına göre hareket ettiği belki 3 ay sonra 2 hafta sonra yeni bir takım gelişmeler olacak 2 hafta sonra belki böyle düşünmeyeceksin belki böyle duygular yaşamayacaksın. O zaman ne olacak? Sorusu sorularak farkındalık kazanmasına yardımcı olunur.

Hiçbir acı sonsuza kadar sürmez, mutlaka azalır ve biter. İnsanların sizin şu an yaşadıklarınıza benzeyen süreçlerden geçtiğini ve atlattığını unutmayın. Depresyon hiç sona ermeyecek gibi dursa da geçicidir.

İnsanın geçmişiyle, sorunlarıyla, hayal kırıklıklarıyla, acılarıyla, travmalarıyla  yüzleşmesi kolay bir hadise değildir. Ancak psikoterapi sürecinin sonunda kişinin elde edeceği farkındalık, değişim ve dönüşüm, bu süreçte çekilen bütün zahmetlere değmektedir. Eğer siz de sorunlarınızın çözümü için gerçek bir dönüşüm hedefliyorsanız, konusunda yetkin olan bir uzmandan yardım almaktan çekinmeyin. Bugün ihtiyacınız olan şey, yüklerinizden arınmaktır. Bu yükler size sıkıntı ve zahmet veren, geçmişten gelen ve sırtınızdan bir türlü inmeyen yüklerdir. Eğer bu yüklerden kurtulur, hafiflerseniz, işte o zaman hayatınızla ilgili önemli kararları daha kolay almaya başladığınızı fark edeceksiniz.

Psikoterapi sizi özgürleştirir..

Sevdiklerinizle sağlıklı günler geçirmeniz dileğiyle..

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog