Okul ve Sınav başarısında ebeveynlere ve çocuklara düşen görevler

Ders çalışmak çoğu zaman kolay gibi görünse de, ders çalışmayı kolaylaştıracak teknik ve yöntemler doğru bir biçimde belirlenmiyor ve uygulan(a)mıyorsa  zor bir işe dönüşebilmektedir.  Konsantrasyon sağlayabilmek, motivasyon düzeyini her zaman en üst düzeyde tutabilmek, ders çalışmayı kolaylaştıracak fiziki şartları oluşturmak, sosyal çevreden etkilenmemek bu ve buna benzer engelleri ortadan kaldırıp amaca ulaşma noktasında tavizsiz çalışabilmek, öğrencinin, ebeveynin ve öğretmenlerin işini her zaman kolaylaştırır. Öğrencinin gözünde ders çalışmayı bir yük olmaktan çıkarıp sistematik bir uğraş haline getirir. Bu durumun oluşmasında üçlü saç ayağında (öğrenci-veli-öğretmen) yer alan herkesin kendi üzerine düşen görevi en iyi şekilde yerine getirmesi ile mümkündür.  Bugün bu üçlü saç ayağından ebeveynlere ve öğrencilere   düşen görevlere değinmek istiyorum.  Ebeveynlerin yaklaşım ve tutumlarının  çocukların başarısında  çok önemlidir.  Peki  Ebeveynler  bu süreçte neler  yapabilirler?

  1. Öncelikle öğrencinin iyi bir motivasyonla ders çalışmaya başlaması ve ders çalışmasını sürdürebilmesi için uygun bir oda oluşturmalıdır.  Öğrencinin ders çalışırken kullanabileceği ayrı bir oda mümkün değilse bir  ders çalışma köşesi ayarlamak iyi olacaktır. Eğer odayı kardeşleri ile birlikte kullanıyorsa, sessizliğe ihtiyaç duyduğunda mümkünse kardeşlerini başka bir odada tutmaya çalışmak gerekir.
  2. Çocuklarınıza psikolojik  destek de vermeniz gerekir. Çocuklarınız bir yandan  Ergenlik dönemi sorunlarıyla uğraşırlarken bir yandan da  okullar kapalı koronovirüs sorunu  nedeniyle okula gidemiyorlar,  evden çıkamıyorlar, sınavların akibeti ne olacak halen belirsizliğini koruyor. Bu stresli süreçte çocukların  rahatlamaya, rahatlatılmaya daha çok ihtiyaçları olduğunu gözden kaçırmayın.
  3. Çocuğunuzla mutlaka empati kurarak size nasıl davranılmasını istiyorsanız siz de çocuğunuza o şekilde davranmalısınız. Sınav sürecinin kolay bir süreç olmadığını unutmayın.
  4. Çalışma ortamının ders çalışmaya uygun hale getirilmesi çok önemli dedik. Çalışma ortamının aydınlık, havadar ve derli toplu olması ders çalışmayı ve derse motivasyonu olumlu yönde etkiler. Çocuğunuz odasını kendisi derleyip toparlamalıdır. Ancak size ihtiyaç duyduğunda devreye girmelisiniz. Yoksa; o ders çalışsın başka bir şey istemem düşüncesi ile kendisinin yapabileceği her şeyi onun yerine siz yaparsanız çocuğunuzdaki sorumluluk duygusunun gelişmesine engel olacaksınız demektir. Unutmayın ki; ders çalışmak sorumluluk duygusu isteyen bir davranıştır.
  5. Eve misafir almak ya da misafirliğe gitme noktasında çocuğun programını göz önünde bulundurarak karar vermelisiniz.  Bunları yaparken çocuğunuzun programına engel olmamaya dikkat edilmelidir. Misafir alırken de misafirliğe giderken de çocuğunuzun çalışma yoğunluğunun daha az olduğu ya da dinlenme zamanlarını kollamak daha doğru olacaktır.
  6. Odasında televizyon, bilgisayar, cep telefonu ve dikkat çekici afiş, posterler bulunmamasına dikkat etmek gerekir. Bu gibi araç- gereçler dikkati dağıtırken aynı zamanda hesapta yokken bile teknolojik aletlerle oynama veya izleme ihtiyacı oluşturabilir. Ayrıca ortama yayılan önemli sağlık sorunlarına yol açan radyasyonu da unutmamak gerekir.
  7. Uyku saatlerine dikkat etmek gerekir. Bu yaşlarda bir çocuğun günlük 7-8 saat uykuya ihtiyacı olduğunu düşünerek yeterince uyumasına , bedenen ve zihnen dinlenmelerine zemin hazırlanmalıdır. Yetersiz uyku yorgunluğa neden olduğu gibi çocuğunuzun ders çalışmasını da derse motive olmasını da olumsuz etkiler.
  8. Beslenme  ve yeme  alışkanlıklarına  dikkat edilmesi gereken önemli bir noktadır. Özellikle kahvaltı alışkanlığının oluşturulması, çocuğunuzu daha zinde ve enerjik kılacağından dolayı öğrenmeyi de kolaylaştıracaktır. Kahvaltı yapan öğrencilerin  kahvaltı yapmayan öğrencilere göre öğrenme düzeylerinin daha iyi olduğu bilinmektedir.  Bu kahvaltı kültürünün önce ailede oluşturulması ve çocuklara da öğretilmesi gerekir.  Kahvaltıda mümkünse bal, reçel, gibi glikoz içeren gıdaların yer alması iyi olacaktır. Ayrıca; yemek yeme saatlerinin çocuğunuzun programına göre ayarlanması da önemlidir.  Okul dönemlerinde çocuklar sabah erken kalktıklarından iştahları olmamakta ve sabahları kahvaltı yapmayı istememektedirler. Bunun için  erken yatma alışkanlığının  beslenme alışkanlığı ile paralel olduğunu söyleyebilirim.
  9. Çocuğunuzun sağlığı önemlidir. Sağlığı bozuk, sık hastalanan çocuklar dikkatlerini yoğunlaştıramazlar, derse adapte olmakta zorlanırlar. Bu nedenle sağlıklı bir okul  dönemi  ve sınavlara hazırlanma dönemi geçirmek istiyorsanız  sağlıkla ilgili gerekli tedbirlerin de alınması gerekir. (Grip aşısı, mevsime uygun giyinme, sağlıklı yiyecekler tüketme, periyodik tahlil ve tetkikler yaptırma v.b)
  10. Öğretmenleriyle ve gittiği okul, dersane, etüt v.b işbirliği içinde olmak önemlidir. Çocuğunuzun gelişimini (ruhsal, akademik, eğitim, sosyal)  takip etmelisiniz.
  11. Aile olarak sosyal aktiviteleri doğru planlamasını yapmanız gerekir. Çocuğunuzun bu yoğun tempoda sosyal anlamda bir eksiklik ve doyumsuzluk yaşamasının önüne geçmelisiniz. Özellikle haftada bir gün birkaç saatliğine bile olsa piknik, tiyatro, sinema, yemek  v.b  etkinlikleri birlikte yapmalısınız. Kendi başına yaptığı yapacağı etkinliklere de izin vermelisiniz. (spor, yüzme, yürüyüş v.s) bu tür etkinlikleri zaman kaybı olarak görmemelisiniz. Dinlenmiş ve moral depolamış olarak ders çalışmak başarıyı artırır. Baltayı bilemesine izin vermelisiniz.

Baltayı bileme hikayesini duymayanlar, bilmeyenler  için  hikayeyi paylaşmak istiyorum;  Bir ormanda iki Oduncu ağaç kesiyormuş. Birinci adam sabahları erkenden kalkıyor, ağaç kesmeye başlıyormuş, bir ağaç devrilirken hemen diğerine geçiyormuş. Gün boyu ne dinleniyor ne öğle yemeği için kendine vakit ayırıyormuş. Aksamları da arkadaşından bir kaç saat sonra ağaç kesmeyi bırakıyormuş. İkinci adam ise arada bir dinleniyor ve hava kararmaya başladığında eve dönüyormuş. Bir hafta boyunca bu tempoda çalıştıktan sonra ne kadar ağaç kestiklerini saymaya başlamışlar. İkinci adam çok daha fazla ağaç kestiği anlaşılmış.

Birinci adam öfkelenmiş : ” Bu nasıl olabilir ? Ben daha çok çalıştım. Senden daha erken ise başladım, senden daha geç bitirdim. Ama sen daha fazla ağaç kestin. Böyle bir şey nasıl olabilir? bir yanlışlık olmalı demiş.

İkinci adam yüzünde tebessümle yanıt vermiş :  ” Ortada bir yanlışlık yok. Sen durmaksızın çalışırken, ben arada bir dinlenip baltamı biliyordum. Keskin baltayla, daha az çabayla daha çok ağaç kesilir.”

  1. Çocuğunuzun motivasyonunu sürekli canlı tutmaya çalışın. Zaman zaman çocuğunuzun ders çalışma motivasyonunda veya deneme sınav sonuçlarında düşmeler olabileceğini göz ardı etmeyin. Bu durumda çocuğunuzla sakin bir şekilde konuşmalısınız. Bu tür durumların bazen yaşanabileceğini, çok büyük bir problem olmadığını ifade etmelisiniz.
  2. Ders çalışma programı uygulanırken iyi bir kontrol de sağlanmalıdır. Bunu yaparken çocuğunuzu dedektif gibi takip ediyormuş havasında ya da eleştiri yapıyormuş havasında değil de çocuğunuzu destekliyor havasında ya da ona daha fazla yardımcı olmaya çalışmak şeklinde yapılması daha doğrudur.

İdeal bir ders çalışma programında öğrencilere düşen görevler nelerdir

  1. Hedef, motivasyonun sağlanmasında en önemli unsurların başında gelir. Hedefsiz çalışma rotasız  bir gemiye benzer ve yanaşacağı hiçbir limanı da yoktur. Bunun için Öncelikle ulaşılabilir bir hedefiniz olmalıdır. Kendi kapasitenizi, yeteneklerinizi göz önünde bulundurarak ulaşılabilir hedef belirlemelisiniz. 
  2. Neyi, nerede ve nasıl çalışacağınızı gösteren kapsamlı bir program dahilinde çalışmanız gerekir.  Bu çalışma programında; yatma ve kalkma saatleriniz, okul ve dersanede geçirdiğiniz zamanlar, dinlenme zamanlarınız, ödev zamanları, ders tekrarı zamanları, test çözme zamanları, kitap okuma zamanları, yemek yeme zamanları, eğlenme, dinlenme, spor  gibi aktiviteler de mutlaka olmalıdır. Yalnız burada şu hataya düşülmemelidir. Sizler bir robot değilsiniz, programda yer alan aktiviteler dakika dakika uygulanamayabilir. Dakikaları bile kalın çizgilerle ayırmak yerine ara zamanlar olacağı da unutulmamalıdır. Çalışma programına büyük oranda uyabiliyorsanız  problem yok demektir.
  3. Günün hangi saatlerinde çalışacağınızı belirleyin. Bu her gün farklı da olabilir. Yeter ki yorgun olamayacağınız saatler olsun. Günlük plan yapılması lazım; Her öğrenci planını kendisi yapmalıdır. Çünkü her insanın bedensel ruhsal, zihinsel , psikolojik  ve ailevi durumu farklıdır. Ve bunu en iyi bilen yine sizlersiniz.  Yapılacak planda aşırı bir idealistlik yerine gerçekçi olunması lazım. Eğer öğrenci 2 saat çalışabilecekse 2 saat , yarım saat çalışabilecekse yarım saat ders konulmalıdır.
  4. Yapamayacağın kadar çok konuyu bir güne yükleme. Bu bıkkınlık, yorgunluk, tükenmişlik oluşturur.
  5. Ders araç gereçlerinin kolay ulaşılabilir bir yerde, el altında olması gerekir. böylece çalışacağınız materyale en kısa zamanda ve hızlı bir şekilde ulaşmış, zaman ve motivasyon kaybına uğramamış olursunuz.
  6. Önceden belirlenmiş çeşitli aralıklarla eski konuların tekrar edilmesi gerekir. tekrar edilen konular böylece unutulmamış ve uzun süreli hafızaya kodlanmış olur.
  7. Günlük tekrarların ihmal edilmemesi çok önemlidir. Çözülecek testlerden önce günlük tekrarlar yapıldığında daha iyi ve kalıcı bir öğrenme gerçekleşmiş olur. Hatta çözümlenmiş soruların da yeniden çözülmesi daha iyi bir sonuç için gereklidir. Tekrar yapmak az çalışıp çok verim elde etmenin yollarından biridir. Zira öğrenilenlerin en çok ilk sekiz saat içinde unutulduğunu unutmayın.
  8. Dersi derste dinlemek, dersi derste öğrenmek önemlidir. Öğrenmenin önemli bir kısmı dersi derste dinleyerek yapılır. Hatta şöyle desem abartmış sayılmam; Dersi derste dinleyen, anlayan, öğrenen öğrenci için geri kalan iş, evde iyi bir tekrar ve test çözmektir.
  9. İdeal ders çalışma için kitap okuma, ihmal edilmemesi gereken önemli bir noktadır. Ayrıca gazete ve dergilerden köşe yazılarının okunması, bunlarla ilgili düşüncelerin ifade edilmesi, dikkat ve ilgi sorunlarınızı ortadan kaldırmaya yardımcı olurken, yorum yapabilme yeteneğinizi de geliştirir.
  10. Haftada bir gününüzü boş bırakın. O güne, aksayan, daha çok çalışmak istediğiniz veya plan dışı konuları alabilirsiniz ya da planı başarıyla uygulamışsanız ödül olarak istediğiniz gibi bir gün geçirebilirsiniz.
  11. Çalışmakta zorlandığınız konuyu bir günde çalışmak yerine parçalara bölerek bir haftaya yayabilirsiniz. Ders çalışmaya da bu konudan başlayabilirsiniz. Çünkü daha sonra yorulup erteleyebileceğinizi gözden kaçırmayın.  Unutma ki, sevmediğin bir yemeği doyduktan sonra yiyemezsin. Ama aç karnına bir kaşık yedikten sonra sevdiğin yemek daha çok tad verir.
  12. Kesinlikle hedeflediğin programı erteleme. Keyif veren şeyleri çalışmaktan önce değil, sonra yap. Programının başarılı olmasındaki en önemli şeylerden biri de budur.

Son olarak;  Sınavları,  ”ÖLÜM-KALIM”  savaşı haline getirmeyin.

  • Sınavlardan önce zihninizde geçmişteki başarısızlıkları değil, başarılarınızı düşünün “Kendinize, kendi değerinizin altında değer biçmeyin.” Sınavlar, bilgilerin değerlendirilmesidir. Sınav, kişiliğinizin değerlendirilmesi değildir. Bu sebeple sınav başarınızla kişilik değerinizi eş görmeyin. Sınavlarda uygulanan testler, kişilik testleri olmayıp, bilgi ve başarı testleridir.
  • Lise veya üniversite sınavlarını kazanmayı istek ve tercih haline getiriniz. “Mutlaka başarmalıyım, şu okula girmeliyim” yerine Sınavı kazanmak istiyorum, şu okula gitmek istiyorum.”diye düşünmek daha gerçekçidir. Kesinlik belirten yasalara uyulmamasının bedeli ve faturası ağırdır. Bu sebeple isteğinizin bir tercih olduğunu, bir yasa olmadığını unutmayın.

Erol AKDAĞ    

Klinik Psikolog     

Corona virüsünün İnsan Psikolojisi üzerindeki travmatik etkisi

Businessman in fear of recession due to the coronavirus

Dünya Sağlık Örgütünün  (WHO)  Corona Virüsü hastalığını  “Pandemi”  ilan etmesi ile beraber 7 den 70’e  hepimizin hayatını  olumsuz etkilemeye devam etmektedir.  Sağlığımızın ciddi risk altında olması nedeniyle alınan koruyucu önlemler ile toplumsal düzen değişmiş ve günlük rutinlerimiz önemli ölçüde farklılaşmıştır.   Hayatımızın rutini birden tersine dönmüştür. Herkesin alışkanlıkları ve rutinleri büyük oranda değişmiştir.  Çocukların okul, oyun, eğlence ve arkadaşlık rutinleri değiştiği gibi gençlerin, kadınların, yetişkinlerin ve yaşlıların da rutinlerinin değiştiğini görmekteyiz. Yaşam döngümüzün değişmesi psikolojimizi de etkilemektedir.   İki kişi yan yana geldiğinde  acaba virüs bana da  bulaşır mı diye?  birbirine kuşkuyla,  korkuyla  bakabilen, sürekli ellerini yıkayan, üstünü başını silen, dışarıya ekmek almaya çıkıp da eve gelince saatlerce banyo yapan insanlar olduğu gibi, ölümden öte köy yok ne olacak en fazla ölürüm diyen çok rahat insanları da görmekteyiz.   

Coronoyu bu kadar sevimsiz ve korkunç kılan şey;  Çok hızlı yayılması,  tedavisinin  tam olarak bilinmemesi  ve ölümcül olabilen bu salgın karşısında tüm  Dünya’nın çaresizliği, insanlar üzerinde travma etkisi  oluşturmaktadır. Travma; zihnimizin kaldıramayacağı düşünsel, duygusal ve davranışsal bir yükle karşı karşıya kalma durumuna  denir. Travmalar;  insan  zihninin anlayamadığı, algılayamadığı, kaldıramadığı, eritemediği bir ham armut gibi boğazına durduğu veya midesine taş gibi oturan yapılara denir.  Onu hatırladıkça, o yaşantı uyarıldıkça, tetiklendikçe   o günün duygusuna girer ve ondan çıkamaz. Bu nedenle travmalar,  tedavi edilmezse kalıcı olabilmekte ve insan hayatını zora sokabilmektedir.

  Travmalardan  en çok da çocukların  etkilendikleri  bilinen bir gerçektir.  Çocukların bu  Corona travmasından en az derecede etkilenmeleri  anne babanın olaylara verdiği, vereceği  tepkilerin önemi çok büyüktür.  Ebeveynlerin kendi sağlıklarını önemsedikleri gibi  çocuklarının sağlıklarını önemsemeleri  de  çok önemlidir. Gerekli sağlık tedbirlerini almaları hayati önem taşır. Fakat bu kaygıyı fazla abarttığımızda çocuklarda ve yetişkinlerde obsesyonlar ve kompülsiyonlar (okb) görülebildiği gibi Anksiyete bozukluğu, panik ataklar v.b  şikayetlerde de artış görülebilmektedir.

Belirsizliğin  ve muğlaklığın  insan psikolojisindeki karşılığı kaygıdır. Kaygı bulaşıcıdır aynı zamanda.  Bir  yerde korku ve endişe varsa, beyimizde  sempatik sistem aktive olur. Bu sistem sürekli aktive olması durumunda yani parasempatik sisteme (Kişinin kendisini güvende hissettiğinde, rahat ve dingin hissettiğinde beyinde aktive olan sinir sistemidir. )  geçilmesinin uzun   zaman alması durumunda insan psikolojisi olumsuz etkilenir.  Bu durum sürekli teyakkuzda (alarmda)  kalınması durumudur. Kırmızı da kalmak, sürekli savaş  pozisyonunda kalmak gibidir de diyebiliriz.  Çocuklar hayatı, çevrelerindeki erişkinlerin özellikle anne- babalarının  verdikleri tepki  ile algılarlar. Anne baba, teyze, amca, dayı yani çocuğun en yakınındaki insanlar sürekli kaygılıysa çocuk o kaygıyı farkında olmadan içselleştirir. Çocuklarımızı  koruyabilmemiz için öncelikle kendimizi (duygu, düşünce ve davranışlarımızı)  kontrol edebilmemiz gerekir. Çocuklar, olayları yorumlamalarındaki güçlük nedeni ile daha fazla kaygı yaşayabilir  ama bunu ifade etmede zorlanabilirler.  Kaygılarını uyum bozukluğu şeklinde dışa vurabilmektedirler. ( Uyku bozukluğu, yeme bozukluğu, davranış bozukluğu, tik, kekemelik v.s) Onlardaki duygusal değişimleri daha yakından takip etmek  bu yüzden çok önemlidir.

Şunu unutmayın;  Travma beyni,  kişiliği değiştirir.  Her türlü psikopatolojiyi kolaylaştırır.  Travmalar,  kendisini  Semptomlarla  ifade eder. (panik atak, okb,  gece korkusu, fobiler  v.b)

Duygular,  düşüncelerimizin yansımasıdır. Kaygı uyandırıcı şeyler düşündüğümüzde korkar, güzel bir yer, güzel bir anı  hayal ettiğimizde rahatlarız. Çığ altında kalıp kurtulan kişilere nasıl hayatta kaldıkları sorulduğunda “havanın çok sıcak olduğunu hayal ettik” diye cevap vermişlerdir.  Duygular düşüncelerimizi şekillendirir. Korktuğumuzda, her şeyi olumsuz algılar ve felaket senaryoları kurgularız.  Mutlu iken, aklımızdan geçen güzel düşüncelerle çevremizi olumlu görürüz.

Duygular fizyolojimizi etkiler. Kaygılanınca kalbimiz çarpar, ellerimiz titrer, nefesimiz hızlanır.  Keyifliyken  vücut ısımız regüle olur, kalp ritmimiz optimumdur, soluk alış verişlerimiz düzenlenir, savunma hücrelerimiz güçlenir. Düşünce, duygu ve beden arasındaki denge ve uyum çok önemlidir.

Tüm bunları son günlerde yaşanan “Corona Virüs” korkusuna uyarlayacak olursak; sosyal medya hesaplarında, mesaj guruplarında  her bulduğumuz haberi okumak, okumakla kalmayıp üye olduğumuz diğer gruplarda paylaşmak, haberleri sonuna kadar açıp çocukların duymasına aldırış etmeden ölüm haberlerini dinlemek, hijyen tedbirlerini  takıntı boyutuna taşımak ruhsal dayanıklılığı az olan kişileri özellikle etkileyerek onların kuruntularını iyice artırmakta, yemek düzenlerini, uyku düzenlerini  değiştirmekte, psikolojilerini olumsuz etkilemektedir.  Bu durum, soğukkanlı insanları bile gereğinden fazla tedirgin yapabilmekte  ve toplumda korku kültürüne  neden olabilmektedir.  Bu korku kültürü  ise, sağlıklı düşünmemizi engelleyebilmektedir.  Oysa hayatta kalabilmek için her şeyden önce sağlıklı düşünebilmemiz  gerekir.

Çocukların güvenlik duygusunu koruyabilmek ve ruhsal travmanın etkilerini en aza indirebilmek için yetişkinlere düşen görevler vardır. Bunları şu  şekilde özetlenebilir;

• Öncelikle biz yetişkinler  olarak  duygularımızı, düşüncelerimizi,  davranışlarımızı kısaca kendimizi  kontrol etmeliyiz,

• Sorulan sorulara kısa, net ve doğru bilgilendirme yapmalıyız,

• Çocukların sordukları Soruları mutlaka yanıtlamalıyız.  Onların anlayacağı somut ifadeler kullanmalıyız,

• Korkutucu değil, umut ve güven verici yaklaşımda bulunmalıyız,

• Güvenlik önlemleri alırken tehdit ifadeleri kullanmamalıyız,

• Tedbir önlemleri ile ilgili uygulama yapıp onların öğrenmelerine yardımcı olmalıyız, davranışlarımızla örnek olmalıyız. Çocuklar söylediklerimizden ziyade davranışlarımızı dikkate aldıklarını unutmamalıyız.

• Haberleri kontrollü izlemeliyiz, çocuklarımızı  felaket senaryolarına maruz bırakmamalıyız,

• Onları korumak için hem anne- babaların , hem de  sağlığımızdan  sorumlu olan herkesin  (doktorların, sağlık çalışanların ve ülkeyi yöneten herkesin)  çalıştığını vurgulamalıyız.

Ülke bazında  alınan önlemler,  (Sağlık bilim kurulunca ve sağlık bakanlığınca) gayet uygundur ve sakin kalıp kendi üzerimize düşenleri yaptığımızda, hem ruh sağlığımızı hem de beden sağlığımızı korumuş olacağız.

Son olarak; kendi kaygılarınızı, korkularınızı regüle etmekte (düzenlemekte) zorlanıyorsanız, son zamanlarda yaşananlardan dolayı çocuklarınızın  ve kendi  psikolojinizin olumsuz yönde etkilendiğini düşünüyorsanız bir uzmandan  profesyonel  destek  alınız.

Tedbir  bizden,  takdir Allah’tandır.  Biz elimizden geldiğince tedbirimizi tabiki alacağız. Ama şunu da unutmamak lazım;  insanı ölümden  eceli korur.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Cennet Çocuklarından; Down Sendromlu Çocuklar.

Kromozomlar gen adı verilen kalıtım ünitelerinin anne-babalardan çocuklara, dolayısı ile kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlayan ve ancak mikroskop altında özel yöntemlerle görülebilen yapılardır. Kromozom sayısı normal bir insanda, kromozomların 23 tanesi anneden, 23 tanesi ise babadan gelmek üzere 46 iken down sendromu olan bireylerde, bu sayı üç adet 21. Kromozom olması nedeniyle 47 olmaktadır. Down sendromlu insanların vücudundaki hücrelerin 46 yerine 47 kromozoma sahiptirler. Down sendromu, kalıtsal değildir, döllenme sonrasındaki hücre bölünmesinde ortaya çıkan bir kromozom anomalisidir. Kısaca; Down sendromu, kromozom fazlalığından kaynaklanır. Down sendromu bir hastalık değil, genetik bir farklılıktır.

Down sendromu genetik bir farklılık olduğundan dolayı tedavisi günümüz teknolojisiyle ve imkanlarıyla mümkün değildir. Bütün yaşlarda, ırklarda, dinlerde, ve sosyo-ekonomik şartlardaki insanlarda görülebilmektedir. Her 800 doğumda bir görülen, genetik bir anomalidir.

Down Sendromlu çocuklar zekâ geriliklerinin yanı sıra, kendilerine özgü, bedensel ve yüz şekilleriyle tanınırlar. (Badem şeklinde gözler, yüz şekilleri ablak, burunlar küçük, kafatası basık, şişkin ve katlı göz kapakları,) ve çeşitli fiziksel anormalitelerle (boy kısalığı, geniş eller, küt parmaklar vb) tanımlanır. Avuç içlerinde “Simian Hattı” denen enlemesine kalın bir çizgi görülmektedir. Yeni doğanların boyun ve diğer eklemleri, kasları gevşek olur. Buna hipotoni denir.

Doğacak bebeğin down sendromlu olup olmayacağı anne karnında anlaşılması mümkündür. Ultrasonografiyle ya da üçlü (ya da ikili) tarama testleriyle anlaşılabilmektedir.

Kesin tanı koymak için; amniyosentez (ultrasonografi eşliğinde bebeğin içinde bulunduğu amniyo sıvısıdan örnek alınması) veya diğer prenatal genetik tanı yöntemleriyle bebeğin kromozom tetkiki yapılabilmektedir.

Nedenleri:

Down sendromunun nedenleri konusunda tam olarak belirlenmiş görüşler olmamasına rağmen enfeksiyonların, hormonal bozuklukların, radyasyona maruz kalmanın, uyuşturucu, alkol, sigara kullanımının, yoğun ilaç kullanımının, genetik yatkınlık gibi etmenlerin rol oynadığı düşünülmektedir.

Annenin doğum yapma yaşının ilerlemesinin, down sendromlu çocuğa sahip olma riskini artırdığı bilinmektedir. Doğum yapan annenin yaşı 20 yaşın altındaysa bu risk 1700 doğumda 1, 20- 25 yaş arasında 1350 doğumda 1, 25-30 yaş arası 1150 doğumda 1, 30-35 yaş arası 700 doğumda 1, 35- 40 yaş aralığında 250 doğumda 1, annenin yaşı 40-45 yaş aralığındaysa bu risk 70 doğumda 1’e düşmekte, annenin yaşı 45 yaş ve üstündeyse bu risk 16 doğumda 1 şeklinde görülmektedir. Annenin yaşı büyüdükçe risk artmaktadır. Ancak şunu unutmamak gerekir; down sendromuna neden olan tek etmen anne yaşı olarak görülmemelidir. Yukarıda saydığım diğer etmenler de etkili olabilmektedir. Son yıllarda yapılan çalışmalar kromozom bölünmezliğinin yalnızca anne yumurtasından değil, baba sperminden de kaynaklanabileceğini göstermektedir.

Türleri:

Trizomi 21: bütün hücreler ekstra bir 21. Kromozoma sahiptir. Down sendromlu insanların % 94’ ü bu grupta olduğu bilinmektedir.

Translokasyon: Ekstra 21. Kromozom başka bir kromozoma bağlıdır. Down sendromlu insanların % 4’ ünün bu grupta olduğu bilinmektedir.

Mozaik: Hücrelerin bir kısmı esktra bir 21. Kromozoma sahiptir. Down sendromlu insanların % 2’ sinin bu grupta olduğu bilinmektedir.

Özellikleri:

. Çekik küçük gözler, küçük ağız, basık ve küçük burun, gözlerin aşağı ve yukarı kayması.
. Kısa parmaklı geniş eller, kıvrık serçe parmaklar, kalın enseli olmaları.
. Avuç içinde tek çizgi, ayak baş parmağının diğer parmaklardan daha açık olması.
. İstisnalar olmakla beraber, yaşıtlarından daha yavaş büyürler.
. Yaşıtlarına göre, fiziksel gelişim geriliği gözlenmektedir.
. Zihinsel gelişimleri akranlarına göre daha geriden gelmekte ve yavaş öğrenmektedirler.
. Dış görünüşleri birbirine benzese de down sendromlu çocukların karakterleri birbirinden farklıdır.
. Genel olarak akranlarından daha kısa boyludurlar.
. Metabolizmalarının yavaş çalışması nedeniyle doğru beslenme alışkanlığı edinmezlerse ileri yaşlarda kilo sorunu yaşarlar.
. Farklı derecelerde olmak üzere kas gevşekliği (hipotoni) nedeniyle fizyoterapi desteğine ihtiyaç duyarlar.
. Vücut dirençleri akranlarına göre daha zayıf oldukları için hastalıklara daha yatkın olurlar. Bu yüzden sağlık kontrolleri aksatılmadan ve zamanında yapılmalıdır, doğru ve zamanında sağlık danışmanlığı hizmeti alınmalıdır.
. Dil gelişimleri de akranlarına göre daha yavaş ve daha geriden gelir.
. Sorun çözme ve karar vermede zorlanırlar.
Bu özelliklerin bir çoğu genel olarak görülse bile tanı koyulmadan önce mutlaka kromozom ve kan testi yapılması gerekir.

Öneriler :

. Doğum öncesi testlerin mutlaka yaptırılması gerekir. Down Sendromu için riski artmış anne adaylarını saptamak amacıyla, tarama testi niteliğinde çeşitli yöntemler ve testler kullanılmaktadır.

1. 1-14 gebelik haftası tarama testi: Ultrasonla fetusun ense kalınlığının ölçülmesinin ardından alınan anne kanında bakılan bazı hormon değerleri bir bilgisayar programında hesaplanarak, fetusun Down Sendromlu olma olasılığı % olarak bildirilir. Bu değer 1/300’den fazla ise, riskli gebelik grubuna gireceğinden kromozom anomalisinin olup olmadığının anlaşılabilmesi için fetal kromozom analizi önerilir.

2. Biokimyasal testler (üçlü test): Gebeliğin 15-20. haftaları arasında anne kanında, alfa feto protein, korionik gonadotropin ve serbest östriol değerlerinin anne yaşı ile birlikte değerlendirilmesi ile anne adayının kişisel riskinin belirlenmesidir. Bu test de bebeğin hasta veya sağlıklı olduğunu kesin olarak söylemez fakat riskin yüksek (1:350’den fazla) bulunması durumunda kesin tanı testi olan fetal kromozom analizi önerilir.

3. Ultrasonla fetusun izlenmesi: Down Sendromlu çocuklarda ortaya çıkabilecek fiziksel değişiklikleri (kalp, mide, böbrek anomalileri, kısa femur, ense kalınlığı gibi) anne karnındaki bebekte yakalamaya yöneliktir. Ancak bu anomalilerin görülmemesi fetusun “normal” olduğunu söylemeye yetmediği gibi görülmesi de Down Sendromu tanısını koydurmaz.

. Down sendromunda zihinsel ve bedensel gelişimin desteklenmesi için erken eğitim ve erken fizyoterapi mutlaka gereklidir. Bu nedenle doğum sonrası en kısa sürede çocuğun eğitimine başlanmalıdır.

. Bilişsel ve duygusal gelişimi desteklemek için çocukların bol oyun oynamaları sağlanmalıdır. Onlarla oyunlar oynanmalıdır.

. Down sendromlu çocuk, olduğu gibi kabul edilmeli, kabul görmelidir. Kabullenmekte zorluk çekiliyorsa anne- baba bu konuda destek alması gerekebilir. Anne- baba çocukla ilgili birbirini suçlamamalıdır. Down sendromu, sizin ya da eşinizin suçu değil, faturayı kimseye çıkartmayın.

. Anne- baba down sendromu hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olmalıdırlar. Çocuğun özellikleri, gelişim dönemleri bilinmeli, ona ilgi ve şefkatle yaklaşılmalıdır. Down sendromlu olmak demek, duygusal engelli olmak demek değildir. Down sendromlu bebekler her şeyden önce bebeklerdir. Beslenme, temizlenme, sevilme ihtiyacı duyan, acıkınca, sıkılınca ağlayan, kızan, küsen, gülen, geceleri sizi uyutmayan bebekler olacak. Down sendromlu gençler de cinsel kimlikleri bulunan, ergenlik bunalımı yaşayan, aşık olan, kalbi kırılan, kardeşi ile kavga eden, kapıları vurup bangır bangır müzik dinleyen, gülen, dans eden gençlerdir. Bizler gibi onlar da tüm duyguları yaşayacaklardır.

. Çocuğun ihtiyaçlarının giderilmesine özen gösterilmelidir.

. Çocuğun sosyalleşmesine yardımcı olmak önemlidir. Çevreden, insanlardan, etkinliklerden soyutlanmaması gerekir. Gerçek dostlar kromozom saymaz. Çocuğunuzu olduğu gibi kabul eder.

. İstenmeyen davranışları yerine istenilen, beğenilen davranışlarını ön plana çıkartmak ve ödüllendirmek önemlidir.

. Beklentiler çocuğun seviyesine uygun olmalıdır. Eskiden okuyamaz bile denilen bu down sendromlular, artık lise, hatta üniversite bitirebilmekte, ikinci bir dil öğrenebilmekte, çalışabilmekte, bağımsız veya yarı bağımsız hayatlar sürebilmektedirler. Bu yüzden hayallerinize sınır koymayın. Bir yandan hayalleriniz sınırsız da olsa çocuğunuzu doğru değerlendirerek ayakları yere basan, gerçekçi gelecek planları yapmanın onun mutluluğunun anahtarı olduğunu da unutmayınız.

. Ebeveynler, düzenli ve disiplinli bir özel eğitim programı ile çocuklarını desteklemelidirler.

. Diğer, normal olan çocuklarla, ya da down sendromlu diğer çocuklarla kıyaslanmamalıdır. Her çocuk özeldir ve kendine özgüdür.

. Bazı rahatsızlıklara daha yatkın olduklarından dolayı sağlık kontrolleri ihmal edilmemelidir.

. Oyuncak seçiminde dikkatli olunmalıdır. Oyuncakların, çocukların hareketini geliştirecek oyuncaklardan olmasına dikkat edilmelidir.

. Çocuğu diğer çocuklardan, insanlardan uzak tutmak yanlış bir tutumdur. Bu nedenle çocuğun eğitimi mümkün olduğunca normal çocuklar arasında da desteklenmelidir.

. Çocuğun öğrendiklerini tekrarlaması, pekiştirmesi ve genellemesi için günlük yaşantısında fırsatlar oluşturulmalıdır.

. Çocuklarına yardımcı olabilecekleri stratejiler geliştirmeleri, çeşitli davranış sorunlarını çözme ve sağlıklı bir aile çevresi oluşturma konularında ebeveynlerin bir uzmandan danışmanlık hizmeti almalarının faydalı olabileceğini söyleyebilirim.

Erol AKDAĞ
Klinik Psikolog

Çocuklar aşık olur mu?

Aşk, kişinin bu kavrama nasıl bir anlam yüklediğine göre değişir. Kimi insanlar 5 yaşında aşık oldum der, kimileri de 50 yaşındayım ama hiç aşık olmadım diyebilmektedir.

Aşk, bireylerin kendilerince farklı anlamlar yükledikleri kişiye özel,  spesifik bir kavramdır. Çocuğun ben aşık oldum, Ahmet Ayşe’ye aşık oldu şeklindeki sözleri çevreden öğrenilen kalıplardır. Çocuklar birbirlerinden, televizyon, sosyal medyadan, ailelerinden duydukları, gördükleri bu kavramı ve bu tür davranışları daha kolay öğrenip taklit ederler. Aslında  çocukların aradıkları sevgi, ilgi ve yakınlaşmadır. 

Yetişkinler için çoğu zaman cinsellik anlamı taşıyabilirken, çocuklarda sevgi, yakınlık, saflık ve değişkenlik içerir. Aşk kelimesini erkek çocuklar, kız çocuklarına göre daha sık dile getirmektedirler. Bunun nedeni, çevre tarafından erkek çocuklara bu konuyla alakalı daha çok soru sorulması ve erkek egemen bir toplum olmasından kaynaklandığını düşünüyorum.

Çocuklar, kendi cinsiyetlerini fark etmeye başladıkları dönemde karşı cinsi de merak etmeye başlıyorlar. Genellikle bu 3-6  yaş arasına denk gelmektedir. Bu dönemde çocuklar sıklıkla aşık olduklarını dile getirirler.  Bazen bir oyuncağını paylaşmadığı için aşkı bir günde bitirebilmektedirler. Bu durum anormal olmadığı için ailelerin telaşa kapılmasına gerek yoktur.

Çocuklar sadece akranlarına değil, okulda öğretmenlerine, ebeveynlerine,  görsel medyadaki herhangi birisine ya da hayali birisine de ilgi duyabilirler. Bu ilgiler cinsellikten tamamen  uzaktır. Sadece beğenme, beğenilme, yakın olma, güven duyma ihtiyaçlarını karşılamak içindir.

Çocuklar bazen ebeynlerinden birisine büyüyünce ben  seninle evleneceğim diyebilmektedirler. Çocuk böyle değinde bazı ebeyenlerin çok hoşuna gider ve bunu alay konusu yapabilmektedirler. Ya da şişinebilmektedir. Böyle bir durumda ebeyenler çok sakin olmalı ve kesin net çizgiyi çekmesi çok önemlidir. Ben annenle/babanla evliyim sen benimle evlenemezsin. Ben senin annenim/babanım. Sen büyüyünce seni çok sevecek, değer verecek birisiyle evleneceksin demek  daha doğrudur.

Neler yapılabilir?

  • Küçük çocuklar, bir çok sözcüğün anlamını bilmeden kullandıkları için, çocuğun aşık oldum kelimesi ile neyi kastettiğini anlamaya çalışın.  Tepki vermeden önce anlamaya çalışın. Çocuklara test uygularken ya da görüşme yaparken çocuklar bazen aşk,  aşık olmuş gibi kelimeler kullanırlar. Onlara  sorduğum aşk ne demektir sorusuna çocukların verdikleri cevaplardan bazıları şunlardır: Evlenmek, düğünde oynamak, arkadaşını çok sevmek, çiçek almak, mutlu olmak, oyun oynamak…
  • Bu yaşta aşk olmaz ayıp, terbiyesiz gibi suçlamalarda bulunmamak gerekir. Tutarlı, abartısız, anlayışlı tutum önemlidir.
  • Bazen bu davranışları, sözleri duymazdan gelmek, görmezden gelmek, ilgiyi başka alanlara dağıtmak en güzelidir.
  • Arkadaşını ya da aşık olduğunu söylediği kişiyi, diğer kişilerden daha çok sevdiğin için aşık olduğunu söylüyor olmalısın gibi bir yaklaşım çocukta hem anlaşıldığını hissettirir hem de aşk kelimesinin o yaşta nasıl olması gerektiğinin mesajı verilir.
  • Küçük yaşlardaki aşkı, cinsellikle karıştırmamak gerekir. Sakin ve soğukkanlı olmak gerekir. Bu tür davranışların, söylemlerin üzerinde durulmayıp normal seyrine bırakıldığında, kısa bir süre sonra düzeleceği ya da etkisinin azalacağı unutulmamalıdır.
  • Çocukların temel ilgi, sevgi, bakım, güven duygularının yeterince, miktarınca ve zamanında  karşılanması çok önemlidir.
  • Çocuklara aşkım, sevgilim v.b kelimeler kullanmaktan kaçınmak gerekir. Çünkü; eşlerin birbirlerine kullandıkları ya da kullanmaları gereken bu kelimeyi çocuklara kullandığımızda çocuklar buna yanlış anlam yükleyebilmektedirler. Çocuklara aşkım, sevgilim yerine oğlum, kızım, canım, kuzum, meleğim, bebeğim v.b kelimeler kullanmak daha sağlıklıdır.
  • Bazı ebeveynler çocuklarını eşlerini öptükleri gibi öpebilmektedirler. Bunun yanına bir de aşkım gibi kelimeler kullanıldığında çocukların ruh sağlığını olumsuz etkileyebilmektedir. Bu konuda  daha dikkatli davranılması gerektiğini düşünüyorum.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Boşanma sürecinde ve sonrasında çocukların nelere ihtiyacı var, çocuklara bu süreçte nasıl davranılmalıdır?

Eşler  arasındaki çatışmalardan, kavgalardan, sorunlardan  hiçbir sorumlulukları olmadığı hâlde, en fazla çocuklar etkilenir.  Aile içinde yaşanan  her türlü  travmatik çatışma, çocuğun ruh sağlığı üzerinde olumsuz etkiler bırakır. Bu yüzden çiftler artık birlikte  mutlu olmayı başaramadıklarını düşünüyorlarsa, evlilik artık onları boğuyorsa,  birbirlerine tahammülleri artık bittiyse, çift terapisi almalarına rağmen hiçbir şey değişmiyorsa,  artık sağlıklı boşanmaya geçilmesi gerekir.

Boşanma kararı alan, boşanmayı seçen ebeveynler,  çocuklarının ruh sağlığını korumak, desteklemek zorundadırlar. Eşinizden Boşanmış olabilirsiniz  ama  çocuklarınızdan boşanamazsınız.  Onların size, sizin onlara ihtiyacı var.

Uyumlu bir anne baba ilişkisi, aile boşanmış olsun olmasın, bir çocuğun sağlıklı gelişimi için son derece önemlidir.  Boşansanız bile  eski eşler, çocuklarının durumlarıyla ilgili olarak birbirleriyle irtibatları olması gerekir. (mezuniyet töreni, sünnet, doğum günü, evlilik v.s) Çocuğun  ruh sağlığını korumak için sağlıklı bir boşanma ne kadar önemliyse uygun bir şekilde  çocukların gelişimi ve ruh sağlığı açısından irtibatı sürdürmek de aynı şekilde önemlidir.

Bir çocuğun hayatta olan anne babasından ayrı kalması, çocuğun gelişimi açısından olumlu bir durum değildir.  En sağlıklı ve başarıyla yönetilmiş bir boşanma durumunda bile, çocuğun ayrı kaldığı ebeveyni ile arasındaki ilişkinin niteliksel ve niceliksel olarak etkilenmemesi mümkün değildir.  

Tüm bunlar göz önünde bulundurulduğunda boşanma kararı kaçınılmaz ise artık çiftin en önemli çabası, çocuklarının göreceği zararı en aza indirmek olmalıdır. Boşanma kararını alan çiftin boşanma öncesi, boşanma esnası ve boşanma sonrası süreçleri önceden planlamaları ve sağlıklı şekilde yürütebilmeleri, zararı en aza indirmek açısından önemlidir.

Çocukların boşanma kararından ne kadar etkilenecekleri, yaşlarına, ebeveynleriyle olan ilişkilerine, kişiliklerine, anne babanın boşanma olayını nasıl karşıladıklarına ve algıladıklarına, boşanma sonrası kendilerinin ve çocuklarının hayatlarını nasıl düzenlediklerine bağlı olarak değişebilmektedir.

Boşanma Kararı Çocuğa Nasıl Anlatılmalıdır ?

  • Boşanma kararı çocuğa anne baba tarafından beraberce açıklanmalıdır.
  • Ayrı yaşama veya boşanma kararında, her iki kavramın da tam olarak ne anlama geldiği, çocuğa yaşına uygun olarak izah edilmelidir.
  • Boşanmanın anne baba sevgisi ve ilgisini kaybetmek anlamına gelmediği özellikle vurgulanmalıdır.
  • Boşanma kararı karşısında çocukların duygusal tepkilerini boşaltmalarına izin verilmelidir.
  • Boşanma açıklamasından sonraki günlerde konu üzerinde düşünmeye başlayan çocuğun kafasında oluşabilecek her türlü soru, cevaplanmaya çalışılmalıdır.
  • Çocuğun anne babasının neden boşandığı, bundan sonra ne olacağı, boşanma sonrasında nelerin değişeceği  gibi sorularına, anne babanın mümkün olduğu kadar dürüst ve gerçekçi cevaplar vermesi önemlidir.
  • Çocuklar çoğu zaman içinde bulundukları durumu, anne babalarının tepkilerine bakarak yorumlarlar. Anne babası sakinse, soğukkanlıysa çocuk (lar) daha az etkilenirler. Ama ebeveynlerden birisi ağlıyorsa, ağlayarak konuşuyorsa çocuk (lar) bir şeylerin yanlış ve ters gittiği mesajını alırlar. Onun için konuşmadan önce ebeveynler kendilerini toparlamış olmaları gerekir.
  • Anne babanın çocuğun sorularını cevaplarken abartıya kaçmaları, duygu sömürüsü yapmaları, karşı tarafı suçlu göstermeye çalışmaları, çocuğa yeni sıkıntılar yükler ve çocukta derin travmalar oluşturabilir.
  • Anne veya babanın gücünü yitirmesi, karar açıklandıktan sonra veya öncesinde ağlama nöbetleri geçirmesi, çaresizlik, umutsuzluk gibi duygular altında davranması, çocukların da içinde bulundukları durumu olumsuz algılamalarına, güven duygularını yitirmelerine ve kendilerini tehdit altında hissetmelerine sebep olur.
  • Anne baba güçlü davranmalı, morallerini yüksek tutmalı, olumlu ve yapıcı davranmaya çalışmalıdırlar.
  •  Çocukların zihinlerinde, boşanma kararının kendilerinden kaynaklanıp kaynaklanmadığını, bu kararda kendilerinin bir suçu olup olmadığını sorgulayan sorular sıklıkla yer almaktadır. Bu kararın onlarla ilgisinin olmadığı anlatılmalıdır. Boşanırken çocuğa verilebilecek en büyük zarar, boşanmanın onun yüzünden olduğunu söylemektir.
  • Boşanmanın anne ya da babadan ayrılmak anlamına  gelmediği, ebeveynin her ikisinin de sevgilerinde eksilme olmadığı, hem annesinin hem de babasının kendisiyle her ihtiyacı olduğunda ilgilenecekleri çocuğa güven verici bir dille anlatılmalıdır.
  • Çocukla konuşurken boşanma sonrasında hayatında nelerin değişeceği değil, nelerin aynı kalacağı vurgulanmalıdır.

Anne Babası Boşanma Kararı Alan Bir Çocuk Anne Babasından Ne Duymak İster?

  • “Boşanma kararımız sana olan sevgimizi hiç etkilemez.”
  • “Seni  her zaman çok seviyoruz.
  •  Biz senin her zaman anne ve baban olmaya devam edeceğiz ve bunu hiç bir şey değiştiremez.”
  • “Boşanmamız kesinlikle senin suçun değil.”

Çocukların Aklından Geçebilecek  Sorular

  • “Benim yüzümden mi boşanıyorsunuz?”
  •  “Annemi/babamı bir daha görebilecek miyim?”
  • “İstediğim her zaman annemi/babamı görebilecek miyim?”
  •  “Evden hanginiz ayrılacak?”
  • “Neden annem/babam evden ayrılmak zorunda?”
  •  “Annem/babam bizden ayrıldığı zaman nerede yaşayacak?”
  •  “Annem/babam da bizimle burada yaşasa olmaz mı?”
  • “Neden seninle kalamıyorum?”
  •  “Annem/babam bizden ayrı olursa kendini mutsuz hissetmez mi?”
  • “Bir gün yeniden birleşecek misiniz?”
  • “Bizi kim koruyacak?”
  •  “Bize kim yemek pişirecek?”
  •  “Beni kim uyutacak?”

Çocuğun Yeni Hayatına Uyumunu Kolaylaştırmak İçin  neler yapılmalıdır?

  • Boşanma çocuğun hayatında önemli bir değişikliktir.  En sağlıklı boşanma durumlarında bile çocukların yeni hayatlarına uyum sağlayabilmeleri için belirli bir süre geçmesi gerekir. Bu dönemde çocuğun yeni hayatına uyumunu daha da zorlaştırmamak için, boşanmayla birlikte, başka bir şehre taşınma, okul değiştirme, yeniden evlenme gibi daha fazla değişimden kaçınmaya özen gösterilmeli.
  •  Boşanma sonrasında çocuğun hâlen yaşadığı evde kalması önemlidir, evini mümkünse  değiştirmemelidir. Ritüellerine mümkün mertebe dokunulmaması gerekir. (okulunu, yaşadığı evi, mahallesini, ilçesinin v.s. aynı kalması en azından ilk bir yıl çok önemlidir.)
  • Evden ayrılacak olan ebeveynin evden birden bire ayrılması yerine, evde kalış sürelerini azaltmaya başlamasını ve kademeli olarak evden ayrılması tercih edilmelidir.
  • Bazı ebeveynler,  boşanma karşısında çocuk (lar)  daha az  kırılmasını sağlamak için onun her istediğini yapmak,  oyuncak ve hediyeye boğmak gibi tavırlar içerisine girebilmektedirler. Böyle bir yaklaşım, çocuğun boşanmaya uyumunu kolaylaştırmak bir yana, durumu kullanmayı öğrenmesine sebep olur, beraberinde disiplin sorunlarının doğmasına yol açar. Çocuklar buradan ikincil kazanç sağlayabilmektedirler.
  • Boşanma sonrasında mal paylaşımı, maddi konular, mahkeme yaşantısı, nafaka gibi konuları çocuklardan uzak tutmak gerekir. Çocukların bu konularla ilgili konuşmalara tanık olmamalarına gayret edilmelidir.
  • Her çocuk kendini bir eve ait hissetmek ister. Bir yatağı, bir odası olduğunu bilmek ister. Çocuğun   iki ev arasında amaçsızca gidip gelmesine izin verilmemelidir.  Diğer ebeveyninin evinde de bir odası, yatağı olması gerekir. Ancak bir evi, esas evi olarak benimsemesi sağlıklı bir yaklaşımdır.
  • Boşanırken sıklıkla yapılan hatalardan biri, çocuğun uyumunu kolaylaştıracağı düşüncesiyle aile üyeleri tarafından evden ayrılan anne veya babanın kötülenmesidir. Çocuk bu ebeveynini bir daha hiç görmeyecek bile olsa, bu sözler karşısında daha fazla yalnızlık, çaresizlik, terk edilmişlik, değersizlik hissetmeye başlar. Böylesi bir ayrılık onarılması zor yaralar açmaktan başka bir işe yaramaz.
  • Çocuğa(lara) boş ve olmayacak beklentiler sunmamak  gerekir. Anne ve babaları boşanan çocukların çoğu, aradan yıllar bile geçse bir gün anne babalarının yeniden bir araya gelebilecekleri  hayalini  kurarlar.  Bu konuda net olun.  Çocuklar sakinleşsin ya da toparlanma süreçleri daha iyi olsun diye tekrar evlenebiliriz gibi altyapısız konuşmalar yapılmamalıdır.

Boşanma sürecinde sık Yapılan Hatalar

  • Çocuğun taraf tutmaya zorlanması
  •  Çocuğun karşı tarafla görüştürülmemesi
  • Diğer ebeveynin kötülenmesi
  •  Çocuğun hatalı veya istenmeyen davranışlarının diğer ebeveyne benzetilmesi veya bunun ima edilmesi
  • Boşanmadan diğer ebeveynin sorumlu tutulması ve bunun çocuğa yansıtılması
  • Çocuğa verilen sözlerin tutulmaması, yapılan programların ertelenmesi, geçiştirilmesi
  • Çocuğun karşı taraftan intikam almak için bir araç olarak kullanılması
  • Çocuğun özel günlerine (bayram, mezuniyet, yıl  sonu gösterisi, ödül töreni vb.) diğer ebeveynin dâhil  edilmemesi
  • Çocukla birlikte olunacak günlerin ihmal edilmesi veya ertelenmesi
  • Diğer ebeveynle arasındaki ilişkinin kıskanılması
  • Diğer ebeveynle geçirdiği saatleri ve diğer ebeveynin hayatını merak eden sorularla çocuğun sıkıştırılıp bunaltılması
  • Telefonda veya yüz yüze, çocuğun tanık olacağı şekilde, ekonomik, toplumsal ve psikolojik zorluklar konusunda diğer ebeveynle tartışılması
  • Çocuğun diğer eşin ailesiyle ve aile büyükleriyle görüştürülmemesi, onlardan uzak tutulması
  •  Çocuğun karşı tarafı kötüleyen, suçlayan cümleler kurmasına izin verilmesi, hatta bunun teşvik edilmesi
  • Çocuğun durumundan dolayı fazlasıyla şımartılması veya durumu kullanmasına göz yumulması
  • Anne babanın birbirinden farklı disiplin ve yaklaşımlarla çocuğu eğitmeye çalışmaları, tutarsız davranmaları
  •  Çocuğun karşı tarafa göndermemekle tehdit edilmesi

Çocuğunuz İçin Hangi Durumlarda Yardım Almak Gerekir?

  • Anne babasının boşanma kararından dolayı kendisini suçlamaya başladıysa, kendisini sorumlu tutuyorsa,
  •  Ebeveyninden ayrı kalma korkusu yaşıyorsa,
  • Yaşından daha küçük çocuklarda görülebilecek davranışlar  sergiliyorsa, (parmak emme, tırnak yeme, gece altını ıslatma vb.)
  • Okulda ve toplumsal hayatta uyumsuz davranışlar sergilemeye başladıysa,
  • Ders başarısında azalma, okula ve derslere konsantre olamama sorunları yaşıyorsa,
  • Boşanma olayına karşı çok tepkisiz ve ilgisiz davranıyorsa,
  • Depresyon belirtileri göstermeye başladıysa,
  • Uyku ve yeme bozuklukları başladıysa, ya da uyku ve yeme alışkanlıkları değiştiyse,  (az veya çok fazla yemek yeme, uykusuzluk, kâbus görme, fazla uyuma vb.)
  • Arkadaş ilişkilerinde eskiye göre bozulma başladıysa,
  •  Ani ve kontrolsüz (dürtüsel) tepkiler vermeye başladıysa,  hiç beklemeden hemen bir terapiste götürün.

Son olarak şunu söylemekte yarar görüyorum.  Boşanma ciddi bir kayıptır.  Hem ayrılan eşler açısından, hem de çocuklar açısından.  Her kaybın bir yası olur, olmalıdır da.  Çok sevdiğiniz arabanız kaza yaptığında, ya da çok sevdiğiniz bir eşyanız kaybolduğunda nasıl ki üzülüyorsanız, bunların da yası oluyorsa, bu ayrılık sürecinin de bir yası olacaktır. Bu yas sürecinde hem ebeveynlerin hem de çocukların destek alması,  terapiden geçmeleri gerekir.  Güvendiğiniz  ve işinin uzmanı olarak gördüğünüz bir terapistten  bir terapi desteği almanızı tavsiye ederim.

Her şey gönlünüzce olsun sağlıcakla kalın 🙂

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog  

Boşanmalı mıyım, Boşanmamalı mıyım?

                                                 

Boşanma, çeşitli nedenlerden dolayı, eşlerin aralarında var olan nikâh ahdini bozmaları, evliliklerini sona erdirmeleri ve ayrılmaları şeklinde tanımlanabilir. Günümüzde boşanma olayları  maalesef gerek dünyada gerekse ülkemizde hızlı bir artış göstermektedir. Evlilik yaşamının çıkmaza girmesi, boşanmayı  ya da boşanma düşüncesini birlikte getirmektedir.  Boşanma kararı  evlilik kararından  daha zor verilen bir karardır çoğu zaman.   Hiç kimse evlilik hayatına boşanma düşüncesiyle başlamaz.  Ancak bazı durumlarda  hayat, çifti boşanma gerçekliğiyle karşı karşıya getirebilmektedir.

Peki ne oluyor da çiftler boşanıyorlar ya da boşanmayı gündemlerine alıyorlar.  Eşleri boşanma kararına götüren çatışma konularına baktığımız zaman şu başlıkları görmekteyiz:  Evlilik yaşamının yorgunluğu, yani çekiciliğini kaybetmiş  olması,  evliliğin tekdüze hale gelmesi, eşlerin arasında yeterli sevgi,  iletişiminin olmaması,  Cinsel problemler (vajinismus, erken boşalma, sertleşme sorunu v.b)  tatmin olmamış uyumsuz cinsel yaşam, ihanet, karakterlerin uyuşmazlığı, çocuk sahibi olamama, Eşlerden birinin ruhsal ve ya kişilik bozuklukları,   eziyet (aile içi şiddet) , savurganlık (israf),  ekonomik zorluklar (geçim sıkıntısı), eşlerin ailelerinden kaynaklanan sorunlar, (özellikle kayınvalide, kayınperder faktörü) hastalıklar, Eşlerden birinin alkol veya madde bağımlılığı, kumar gibi alışkanlıklarının olması,  suç işleme ya da suça karışma, çocuk yetiştirme konusunda yaşanan anlaşmazlıklar, eşler  arasındaki kültürel farklılıkların soruna dönüşmesi, eşlerin evliliğin gerektirdiği rol ve sorumlulukları  üstlenmekten kaçınmaları veya bu sorumlulukları  yerine getirmekte zorlanmaları  gibi nedenlerin büyük rol oynadığı görülür. Nedenleri ne olursa olsun nasıl ki aile kurulurken ne kadar ince elenip sık dokunuyorsa, aynı hassasiyet boşanmada da gösterilmelidir.

Evliliği kurtarmak için öncelikle elimizden gelen her şeyi yapmalıyız elbette.  Ancak evlilik bizim için mutsuzluk kaynağına dönüşmüşse, bütün yolları denemişsek ve artık çıkmaza girmiş bir durumdaysak, evliliği doğru ve medeni bir şekilde bitirmenin  yollarını aramak durumundayız.  Yani sağlıklı boşanmayı gündemlerine almalıdırlar.

Evlilik bitmiş olmasına rağmen sadece çocuğunuz (çocuklarınız)  için sürdürdüğünüz durumda, çocuğa çok ciddi bir sorumluluk yüklemiş olursunuz.  Bu  çocukların omuzlarına yüklenmiş oldukça ağır bir yüktür.  Bireysel terapide danışanımın aylar öncesinde söylemiş olduğu sözden çok etkilenmiştim. demişti ki;  Annem çok mutsuz bir kadındı, maddi durumu da iyiydi aslında çalışıyordu, babama da bize de bakıyordu. Babam sürekli annemi döverdi çeşitli gerekçelerle, şimdi düşünüyorum da  annem kendisini bizim için harcamış, hayatını harcamış keşke yapmasaydı, biz mutlu değildik annem sırf evlatlarım babasız kalmasın diye yaptı biliyorum ama biz her gün o travmalardan çok daha etkilendik. Ve mutsuz bir çocukluk ve ergenlik yaşadık. Kardeşim de ben de psikolojik sorunlarla büyüdük keşke annem babamı zamanında boşasaydı, travmalarla büyümeseydik hocam  demişti….

Çiftleri boşanmaya götüren nedenler üzerine değinmek istiyorum.  Çiftlerin  bazı davranışları, eşleri  boşanma noktasına getirebilmektedir.  Bu davranışlardan bir kısmı şunlardır;

  • Sürekli şikâyet etmek (Araştırmalar bu tavrı kadınların  erkeklerden daha fazla sergilediklerini ortaya koymaktadır.)  Şikâyetlerin, sorunlara çözüm aramaktan daha çok eleştirmek amacıyla yapılması
  • Eşin sergilediği eleştirilere ve şikâyetlere karşı aşırı duyarlı,  hassas ve savunucu tepkiler göstermek  (Araştırmalar  bu tavrı erkeklerin kadınlardan daha fazla sergilediklerini ortaya koymaktadır.)
  • Eşler arası iletişimde aşağılayıcı sözler, iğneleyici  cümleler, düşmanca bakışlar ve kırıcı tavırların fazlasıyla  yer alması
  • Karşısındakinin duygularını ve düşüncelerini  hiçe  sayan ve önem vermeyen tavırlar sergilemek
  • Yaşanan olumsuzluklardan eşini  sorumlu tutmak, kendi hataları hakkında düşünmemek
  • Eşine karşı şiddet sergilemek.

 Aile İçi Şiddet çok önemli bir boşanma nedenidir.  Aile içi şiddet, aile bireylerinden birisinin diğer bir aile bireyine fiziksel, zihinsel, duygusal, psikolojik, cinsel veya ekonomik olarak hükmetmesi ya da zarar  vermesidir.

 Şiddet, aile içinde herhangi birinin diğerleri üzerinde güç ve kontrol elde etmeyi istemesiyle, eşine veya diğer aile üyelerine istismar edici davranışlar uygulamasıyla meydana gelir.

İtip kakmak, dövmek, tokatlamak, alay etmek, aşağılamak, korkutmak, tehdit etmek, parasız bırakmak, cinsel yolla istismar etmek gibi pek çok davranış şiddet olarak kabul edilmektedir.

Niyetiniz Evliliğinizi Sürdürebilmekse…

  • Tavırlarınızda öfkeyi azaltın.
  •  Kırıcı olmamaya gayret edin.
  • Eşinizle çok sevdiğiniz bir arkadaşınızla tartışır gibi tartışın.
  • Eşinize, eşinizin kişiliğine veya hatalarına değil, sadece probleme odaklanın.
  • Eşinizle aranızdaki yakınlığı arttırmaya gayret edin.
  • Gerekirse uzman yardımı almaktan çekinmeyin.
  • Çatışmayı azaltma konusunda istekli olun.

Boşanmadan Önce yapılması gerekenler:

  • Bir kez daha düşünün.
  • Her yolu denemiş olduğunuzdan emin olun.
  • Çift terapisi almayı  deneyin.
  • Etkili iletişim ve problem çözme becerilerinizi geliştirerek yeniden deneyin.
  • Eğer boşanmaya karar verdiyseniz en azından bir müddet ayrı yaşayarak bu düşüncenizi sınayın.

Boşanma Esnasında yapılması gerekenler:

  • Sizi yıpratacak her türlü yaşantıdan uzak durmaya çalışın.
  •  Yeni hayatınızda karşınıza çıkabilecek her türlü zorluğu önceden fark etmeye çalışın ve çözüm planları oluşturun.
  • Çocuklarınızı boşanmayla ilgili mal paylaşımı, nafaka, mahkeme gibi konulardan ve tartışmalardan uzak tutun.
  • Çocuklarınıza karşı tarafı asla kötülemeyin. Unutmayın ki boşanan sadece sizsiniz. Onların anne veya babalarından boşanmak gibi bir şansları yoktur.

Boşandıktan Sonra yapılması gerekenler:

  • Aceleci davranmayın ve yeni hayatınıza uyum sağlamak için zamana ihtiyacınız olduğunu unutmayın.
  • Çocuklarınızın karşı tarafla görüşme zamanlarına itina gösterin.
  • Çocuklarınızın bakımı ve disiplini konusunda eski  eşinizle zaman zaman bir araya gelerek, ya da  telefonda  fikir alış – verişinde  bulunun.

Çiftler terapide her zaman sordukları sorudur:  Hocam boşanmalı mıyım?  boşanmamalı mıyım?

  • Şimdiki hayatınızın iyi ve olumlu yönlerini listeleyin.
  • Boşanmayla birlikte bunlardan hangilerini kaybedeceksiniz?
  • Boşanmanın size kazandırabileceklerini listeleyin.
  • Boşanmanın çocuklarınıza neler kazandırabileceğini  listeleyin.
  • Boşanmanın size neler kaybettirebileceğini  listeleyin.
  • Boşanmanın çocuklarınıza neler kaybettirebileceğini listeleyin.

Listeyi baştan sona inceleyin. Artılar mı eksiler mi fazla görünüyor? Bu değerlendirmenin ışığında boşanmayı göze almanızın uygun olup olmadığını tekrar düşünün.

Boşanma Kararınızdan Emin misiniz?

  • Boşanma kararı hayatınızda büyük değişikliklere yol açacak ciddi bir karardır. Özellikle çocuk sahibi çiftlerin verecekleri kararın ciddiyetinin farkında olarak davranmaları ve geri dönmesi çok zor bir kararın eşiğinde olduklarını bilmeleri gerekir. Eğer boşanma kararı almak üzereyseniz aşağıdaki maddeleri dikkatlice okuyun. Maddelerin sadece birine bile “hayır” diyorsanız kararınızı yeniden gözden geçirmeniz gerekiyor demektir.
1. Eşimle aramızdaki anlaşmazlıkları çözmek için her yolu denedim.
2. Boşandıktan sonra hayatım daha güzel olacak.
3. Eşimden ayrılmayı gerçekten çok istiyorum.
4. Boşanma kararımı kendi özgür irademle ve hiç kimsenin etkisi altın
da kalmadan veriyorum.
5. Eşime olan tüm sevgimi yitirdiğimi hissediyorum.
6. Eşimin hatalarını affetmem imkânsız.
7. Mutsuzluğumun esas sebebinin evliliğimden kaynaklandığına,
başka faktörlerin etkili olmadığına eminim.
8. Bundan seneler sonra bile boşanma kararımın doğru olduğunu düşüneceğimi sanıyorum.
9. Eşimin bu evliliği sürdürmeye değmeyecek biri olduğuna inanıyo-
rum.
10. Boşanmamızın çocuklarımın üzerindeki olumsuz etkilerini en aza
indirebileceğime eminim.
11. Boşanmamız çocuklarımız için de en iyisi.
12. Çocuklarım eşimden ya da benden uzak kalmaktan çok fazla
etkilenmeyeceklerdir.
13. Boşandıktan sonra daha mutlu olacağım.
14. Boşandıktan sonra daha sorunsuz bir hayatım olacak.
15. Boşandıktan sonra karşıma çıkabilecek sorunların neler
olduğunun farkındayım.
16. Boşandıktan sonra çocuklarımın karşısına çıkabilecek sorunların
neler olduğunun farkındayım.
17. Boşandıktan sonra karşıma çıkabilecek sorunlarla başa çıkabilecek
gücüm var.

Danışanlarıma seansta sorduğum  soruyla konuyu toparlamaya çalışayım:   Sen Olsan Ne Tavsiye Ederdin?

1 En yakın arkadaşınızın boşanmak üzere olduğunu öğrendiniz. Ona ne tavsiye edersiniz?

2 İki senelik evli ve henüz çocuk sahibi olmamış bir arkadaşınız olduğunu hayal edin. Bu arkadaşınız size boşanmak üzere olduğunu söyledi.  Ona ne tavsiye ederdiniz?

3 On beş senelik evli ve iki çocuklu bir arkadaşınız olduğunu düşünün. Bu arkadaşınız size boşanmak üzere olduğunu söyledi. Ona ne tavsiye ederdiniz?

4 Eşinizle birlikte evliliğinizin kırkıncı yılını kutladığınızı farz edin. Torunlarınız size bunca yıl boşanmadan nasıl bu evliliği yürütebildiğinizi soruyorlar. Onlara ne cevap verirdiniz?  Bu kadar süren bir beraberliğin sırrı size göre ne olabilir?

Boşanmadan önce son olarak Neler yapılmalıdır?

  • Aile içerisinde sürekli tartışmaların ve huzursuzlukların yaşandığı bir çifte yapılabilecek en önemli tavsiye,  öncelikle çatışmalarını çözme konusunda ellerinden  gelen her şeyi yapmalarıdır.
  • Bu tür bir ilişki sisteminden uzak durabilmek için eşlerin iletişimde negatif tavırlardan kaçınmaya özen göstermeleri gerekir.
  • Eşinden sürekli negatif tavırlar görmek kişinin dayanma  gücünü kırar; kişide çaresizlik, bıkkınlık vb. duygular doğurur. Bu da kişiyi bir müddet sonra boşanma düşüncesine götürür.  Bunun için kişinin,  eşinin negatif yönlerini görmekten ve olayları negatif yönde yorumlamaktan uzaklaşması gerekir.
  • Çift terapisi almaları mutlaka gerekir.

Çift terapistleri,  Boşanma Konusunda Nasıl Yardımcı Olabilirler ?

  • Çiftin boşanma konusunda doğru bir karar verip vermediklerinden emin olmalarını sağlayacak yaklaşımlarda bulunurlar.
  • Çiftin hayatlarındaki çatışma konularına yapıcı ve çözüm odaklı  yaklaşımlar getirerek sorunlarını çözebilmeleri için yeni bakış açıları oluşturmaya çalışırlar.
  •  Çiftin arasında sorunlara yol açan ilişki sistemindeki  bozuklukları  giderme konusunda yeni düzenlemeler önerirler.
  • Boşanma kararı alan çiftlerin yeni hayatlarına uyumlarını kolaylaştırırlar.
  • Boşanma kararından sonra çiftin yeni hayatlarının sorumluluklarını almalarına, yeni gereksinimlerini belirlemelerine ve hayatlarını düzenlemelerine yardımcı olurlar.
  • Boşanma kararı alan ailelere, çocuklarının ruh sağlıklarını koruyabilmeleri için yapmaları gerekenler konusunda yardımcı olurlar.

Son olarak; Konuşularak halledilebilecek, sevgi ve anlayışla rahatça çözülebilecek küçük bir problemde akla ilk gelen çözüm boşanma olmamalıdır. Eşlerin her küçük problemde boşanma kelimesini telaffuz etmeleri, karşılıklı sevgi ve saygıyı azaltacaktır.  Bu durum  evlilik kurumuna zarar verecektir. Unutulmaması gereken en önemli nokta, boşanmanın en son çare olduğudur.

Eşler iyi düşünmeli ve en doğru kararı vermelidir. Boşanma problemleri çözecek mi yoksa daha da  artıracak mı ? Boşanma kararını almadan önce yapılması gereken, atılması gereken  her şeyi yaptınız mı? Bu sorulara mutlaka cevap verebilmeniz gerekir.

Atılması gereken, yapılması gereken her adım, her aşama yapıldıktan sonra gönül rahatlığıyla boşanma kararı alındıktan sonra bile eşleri yas süreci beklemektedir. Çünkü; her kaybın bir yası olmaktadır..

Boşanma sonrasında kendisini toparlamakta zorlanan, yas sürecini çok uzatan, depresyon belirtileri göstermeye başlayan, kendisini  her zamankinden daha öfkeli ve daha tahammülsüz  hisseden, yalnızlık ve çaresizlik duyan, işine veya yeni  hayatına uyum sağlamakta zorlanan, konsantrasyon güçlüğü yaşayan kişiler  mutlaka  profesyonel  bir destek almalıdırlar.  

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Bağımlılık

B

 Bağımlılık; Herhangi bir maddeye (nesneye)  duyulan fiziksel veya psikolojik gereksinimdir. Bağımlılık denilince hemen ilk akla gelen madde bağımlılığıdır. Oysa bağımlılık türlerine baktığımızda kumar bağımlılığı, aşk bağımlılığı, sex bağımlılığı, alış- veriş bağımlılığı, spor bağımlılığı, iş bağımlılığı, internet bağımlılığı gibi çok çeşitleri bulunmaktadır. Bütün bağımlılıklar aynı şeydir. Kişinin iç dünyasında olumsuz duygular, kötü duygular, ona iyi gelmeyen duygular vardır. Bu duygulardan kurtulmak için haz veren bir şey seçer zihin. O haz veren şeyi de sürekli almak ister. O haz veren şey: bilgisayar, seks, eroin, yemek, alkol, uyuşturucu  olabilir. Bağımlı olmak için kişinin hem çok fazla travması olması lazım hem de çocuklukta kötü duyguda kalamayan hemen hazza geçmek isteyen ebeveynlerinin, bakıcısının olması lazımdır. Örneğin, babası bağırıyor çağırıyor hemen çorbası geliyor yani açlık duygusunda kalamıyor, öfke duygusunda kalamıyor hemen yatışması lazım. Bazı insanlar Üzülünce, morali bozulunca, kızınca hemen sigara içer, kimileri de çikolata yer. Kendisini o şekilde sakinleştirirler. o üzüntü veren canını yakan duyguda kalamazlar. Ego kapasiteleri çok zayıftır. Sağlıklı insan her türlü duyguda uzun süre kalabilir.  Bağımlılıkların, duygu regülasyonu ile çok yakından alakası olduğu bilinmektedir.

Bağımlılık  anne bağımlılığı ile başlar. Anne bağımlılığının üzerine alkol, sigara, uyuşturucu ve diğer bağımlılıklar eklenir. Bunların hepsi bireyleşme ve ayrışma  sürecinde yaşanan eksikleri simgeleyen, takıntıları simgeleyen yatıştırıcı alışkanlıklardır aslında. yalancı emzik görevi görürler diyebiliriz.

 İlk olarak  madde bağımlılığından konuya giriş yapıp diğer bağımlılıklara az da olsa değinmek istiyorum.   Madde Bağımlılığı; Psikiyatri birliği ve Dünya Sağlık Örgütü tarafından Psikiyatrik bir hastalık olarak sınıflandırılmaktadır. İnsanlar; Alkol, uyuşturucu ve uyarıcı maddeleri  günlük yaşamdaki kaygılarından, sıkıntılarından kurtulmak için kullanmaya başlarlar. Daha sonra bağımlı olunan maddenin temini için birey, her şeyini feda edebilecek noktaya geldiğini bilmekteyiz.Bağımlılığın biyolojik, psikolojik ve sosyolojik nedenleri vardır.

Biyolojik faktörler- Serotonin ve GABA iletkenlerini etkileyen genlerin bağımlılıkla ilgileri olduğu bilinmektedir. Çevresel Faktörler- Sosyal Öğrenme, Kültürel beklenti ve teşvikler bağımlılık riskini etkiler.

Psikolojik Bağımlılık Süreci şu aşamalardan oluşur;

  • Duygusal Acı
  • Acıyı dindirme arzusu
  • Madde veya faaliyetlere saplantı
  • Madde kullanımı veya faaliyetin gerçekleştirilmesi
  • Kısa vadeli rahatlama
  • Olayın olumsuz sonuçları
  • Depresyon, suçluluk ve utanma duyguları
  • Duygusal acı ve kendine saygının kaybolması

Madde Bağımlılığın Nedenleri

  1. Madde kullanımının genç yaşlarda “DELİKANLILIK  İSPATI” olarak görülmesi.
  2. Büyümenin bir sembolü olarak görülmesi
  3. Kız çocuklarında erkeksi olma  hevesi. (Erkeklere değer verilen toplumlarda)
  4. Arkadaş grubuna ayak uydurma  çabası. Arkadaşlar arasında yapılan  toplantılarda madde kullanmayanların  küçümsenmesi, hakir görülmesi, dışlanması
  5. Zayıf karakter ve başkalarının kolayca etkisi altında kalınması.  Bir moda veya taklit olarak genci pençesine alması, gelişmemiş ve zayıf kişilikli insanların, kısa bir sürede maddeye  teslim olmaları.
  6. Yalnızlık duygusunu, sıkıntılarını, problemlerini gidereceği inancı.
  7. Eğitim eksikliği, yanlış eğitim,  özendirme, ısrar etme, kullandığı  taktirde sıkıntılarından kurtulacağı   konusunda yapılan telkinler.
  8. Maddelerin  ucuz ve kolay temin  edilmesi. Dış görünüşlerinin cazip ve çekici  olması.

MADDE BAĞIMLILIĞINA YATKIN OLANLAR KİMLERDİR?

  1. Psikolojik sorunları olan, aile içi şiddetin çok sık görüldüğü kaotik ailelerin çocukları.
  2. Kural belirsizliği içinde yetişen çocuklar. (Sınır konulmayan çocuklar)
  3. Sosyal  becerileri  zayıf  olan  çocuklar.
  4. Okul başarısı düşük olan çocuklar.
  5. Dışlanılan, soğuk davranılan çocuklar, ergenler.
  6. Ailede Bağımlılık, Depresyon ve Bipolar Bozukluk hikayesi olanlar
  7. Değersizlik Duygusu, Edilgen Karakter, Dışa Bağımlı Kişilik, TSSB olanlar

                      Ergen ve Gençlerde Madde Kullanımını İpuçları Şunlardır:

OKUL ORTAMINDAKİ DEĞİŞİKLİKLER:

Ders başarısında azalma, (Ani ya da   yavaş yavaş)  Dersleri asmaya başlama,  Öğretmenlerine karşı isyankar davranışlar,  saygısız olma,  tuvalete çok sık gitme,  Sınıfta uyuklama,  koridor ya da bahçede boş ve dalgın dolaşma.

FİZİKSEL, DUYGUSAL VE DAVRANIŞSAL DEĞİŞİKLİKLER

Çok çabuk değişen ruh halleri,   ani ve hızlı kilo değişiklikleri,  aşırı dalgınlık, unutkanlık, dikkat  dağınıklığı  ve hafıza kayıpları,  Üzerinde  kullandığı maddenin kokusu,  Parmak uçlarında sararma,   kahverengileşme, gözlerde kızarıklık, göz damlası  kullanmada artış, derinden gelen kuru öksürük,   ellerinde ya da kıyafetlerinde yanık   izleri,  gün boyu uyuşukluk ve baş ağrısı,    işi olmadığı halde cebinde bol  parasının olması,   akşamdan kalma gibi bir görüntü içinde olması.

EV ORTAMINDAKİ DEĞİŞİKLİKLER

Aile bireylerine karşı tavırlarında  değişiklik,  aile etkinliklerine katılmama,  aile kurallarını hiçe sayma,  sokağa çıkma yasağını delip, gizlice  evden çıkma, Dengesizlik, birdenbire değişen  uyku ve beslenme düzenleri, evden kaybolan para, ya da alkol, çalma, ya da kendine ait eşyaları  satma,  anne-babadan birine başka, diğerine başka şeyler söyleme (Sık yalan söyleme)

ARKADAŞ ORTAMINDAKİ DEĞİŞİKLİKLER

Arkadaşlarıyla; nerede ve nasıl  vakit geçirdiği ile ilgili gizlilik,  Kendinden daha büyüklerle  arkadaşlık kurmalar,  alışılmadık telefon görüşmeleri,  akranlarıyla sık sık kavga etme, kendisine olan özeni azalabilir, çevre ve arkadaşlar eski önemlerini yitirebilirler, arkadaş grubunu değiştirme.

En kesin yöntem kan ve idrar testleridir.

Bağımlılık Yapan Maddeler

  1. Afyon ve Türevleri: Eroin, Morfin, Kodein ve Methadon
  2. Halüsinasyon oluşturan Uyuşturucular: LSD
  3. Uçucu Maddeler: Tiner, Sıvı Uçucular, Gaz Uçucular, Benzin, Yapıştırıcılar
  4. Uyarıcılar: Tütün, Kokain, Crack, Ecstacy, Amfitaminler
  5. Cannabis: Esrar, Marijuana
  6. Yatıştırıcılar: Uyku ilaçları, Barbitüratlar, Alkol

Çocuklardaki Bağımlılık Problemlerinin Aile Üstündeki Etkileri

  • Büyük bir hayal kırıklığı, Üzüntü, Yıkım, Utanç, Suçluluk, Korku, Öfke

Ergenlerde  Madde Bağımlığı Halinde Yapılması Gerekenler

  • Genellikle ilk konuşmada inkar ederler
  • Üzerine gitmek yerine izlemeye devam edin
  • Uygun bir ortamda tekrar konuşun
  • Yargılama, etiketleme, suçlamalardan kaçının, destek olun
  • Problemi çözmek için aile ve çocuğun davranış değişikliklerine gitmesi gerektiğini unutmayın
  • Karşılıklı görüş alışverişinden kaçınmayın
  • Çocukların sizi kızdırma tuzaklarına düşmeyin
  • Tartışmadan kaçının
  • Talepkar olan çocukların makul taleplerini, ihtiyaçlarını karşılayın
  • Kararlarınızda ısrarcı olun
  • Bağımlılık  sorunu olan kişilerin  Sorun Çözme Becerileri gelişmemiştir. Sıkıntılarını, problemlerini iletişim kurarak çözmek yerine uyuşturucu madde kullanarak çözmeye çalışırlar. Onun için sorun çözme becerileri geliştirilmelidir.
  • “HAYIR” demesini öğretmek lazım. İkram karşısında Nasıl hareket etmeleri gerektiğini daha önceden planlamak ve  öğretmek lazım.
  • Sosyal Becerilerini geliştirmelerine yardımcı olmak.
  • Zararlı maddeler hakkında bilgi sahibi olun. Onları başkalarından önce çocuklara siz tanıtın.
  • ARKADAŞ SEÇİMİNDE SEÇİCİ OLMALARI ANLATILMALIDIR.
  • Ebeveynlerin, çocuklarının arkadaşlarından ve neler yaptıklarından haberdar olması gerekir.
  • GÜÇLÜ VE POZİTİF AİLE BAĞLARI ÇOK ÖNEMLİDİR.
  • İletişimimizi güçlendirmek ve doğru iletişim kurmak  çok önemlidir.

Alışkanlık ve Bağımlılık Yapan Maddeler
AFYON VE TÜREVLERİ: Eroin, Morfin, Methadon, Kodein

  • Hem ruhsal hem fiziksel bağımlılık yapar.
  • Tıpta sınırlı olarak kullanılmaktadır.
  • Çabuk bağımlılık yaratır.
  • Etkisi birkaç saat içinde son bulur.
  • Önce yoğun bir mutluluk hissi verir. Kısa zamanda vücut alışır, madde ilk etkileri oluşturmaz. Bu sefer tolerans geliştirilir.
  • Eroin’in keyfi geçicidir.

Afyon ve Türevlerinde Görülen Belirtiler

  • Açlık duygusu bastırılır, Cinsel dürtüler azalır, Kas krampları görülür, Mide ağrıları başlar,

Zayıflık görülür, Halsizlik,deride kuruluk ve solgunluk olur.

Alışkanlık ve Bağımlılık Yapan Maddeler
HALÜSİNASYON YARATAN MADDELER: LSD, PCP

  • Vücuttaki tüm mukozalar tarafından emilir, Kullanıldıktan bir saat sonra etki eder ve etkisi 10 dakika kadar sürer, Duygusal değişimler başlar, Halüsinasyonlar görülür, Zaman mekan algısı bozulur, Kromozomal bozukluklar olur, Panik atak,şizofreni gibi hastalıklar görülür.

Alışkanlık ve Bağımlılık Yapan Maddeler  (UÇUCULAR)

  • Toluen denen çözücü etkilidir,  Ruhsal bağımlılık yapar, AMATEM’in araştırmalarına göre ortalama yaş 16, başlama yaşı 14’tür,  Sokakta yaşayan kimsesiz erkek çocuklarda daha çok görülür, Maddenin kullanıldığı iş koşulları da bağlılık  oluşturabilir  (mobilya,ayakkabı sanayii) “istenildiğinde bırakılabileceği” yanılsamasıyla maddeye başlanır, Ucuz ve piyasada kolay bulunan uçucular bağımlılık oranını arttırmaktadır, Solunum organlarında tahribat, Ağız ve burunda egzama çıkabilmektedir, Beyin karaciğer böbrekte tahribat yapar, Paranoid  bozukluklar görülebilnektedir, Naylon torbayla çekme sırasında boğulma vakaları olabilmektedir.

ALIŞKANLIK VE BAĞIMLILIK YAPAN MADDELER:  (UYARICILAR: TÜTÜN, KOKAİN, EXTACY,CRACK)

  • Kokain Güney Amerika kökenli koka bitkisinin yaprağından elde edilen ve merkezi sinir sisteminin işlevlerini bozarak çalışmasını engelleyen bir zehirli maddedir.
  • Toz halinde burna çekilerek ve sulandırılıp deri altına şırınga etme yoluyla veya sigara gibi içme biçiminde
  • Burun içi yaralar ve burundan konuşmaya,
  • Görsel,işitsel ve dokunma ile ilgili halüsinasyona,
  • Uykusuzluk ve sinirliliğe,
  • Sindirimde bozukluğa,
  • Aşırı kilo kaybına neden olur.

ALIŞKANLIK VE BAĞIMLILIK YARATAN MADDELER
CANNABİS: ESRAR, MARİJUANA

  • Sigara içine konularak, reçel, lokum veya kahveye karıştırılarak içilir.
  • Kullananlarda önce kendilerini dinç ve canlı hissetmesine sonra halüsinasyonlar görmeye başlamalarına,
  • Bunaltı,ruhsal çöküntü ve paranoya  tepkilerine,
  • Göz kızarmasına,
  • Ağız ve boğaz kurumasına,
  • Kalp atışlarının hızlanmasına ve
  • Göğüste sıkışmaya neden olur.

ALIŞKANLIK VE BAĞIMLILIK YARATAN MADDELER
YATIŞTIRICILAR : Uyku ilaçları, Barbitüratlar, Alkol

ALKOLİZM:  Kişinin artık alkol almadan duramadığı, alkol aldığı zamanki zihin bulanıklığını ve duygu dengesizliğini normal yaşantısına tercih etmeye başladığı, ruhsal çöküntü içindeki halidir.  Alkol sigaradan sonra en yaygın biçimde kullanılan, fiziksel ve ruhsal bağımlılık yapan bir maddedir. Alkolün bireye ve topluma zarar verecek şekilde kullanılması ve alkollü içeceklerin içilmesinin istenildiği halde bırakılamamasına alkolizm denir.

Alkolle başlama yaşının giderek küçüldüğü lise ve üniversite öğrencileri arasında alkol kullanımının yaygınlaşmaya başladığı bildirilmektedir. Alkol kullanımının erkekler arasında daha fazla olduğu, erkeklerin kızlardan küçük yaşta içki içmeye başladığı ve daha çok alkol kullanıldığı görülmektedir.

ALKOL BAĞIMLILIĞI TANISI

Aşağıdakilerden en az üçü varsa alkol bağımlısı tanısı koyarız:

  1. Niyetlendiğinden daha fazla miktar ve sürede alkol almak. Örneğin kişi bir bardak içmek  için başlar, ama bir şişe bitirmeden kalkamaz.

2. Kişi, bırakmayı istediği yada defalarca bırakmayı denediği halde yeniden içmeye başlar. zaman zaman birkaç gün yada ay içmeyebilir. Bunu “İstediği zaman bırakabildiğinin” kanıtı olarak göstermeye çalışabilir.

3. İçkiye fazla vakit ayırır. Bazıları gün  içinde kimseye fark ettirmemeye çalışarak içebilir.

4. Kişi; içki alımıyla birlikte, sosyal faaliyetlerini, hobilerini, başka zevk verici aktivitelerini azaltır ya da terk eder.

5. Alkole bağlı ya da alkolle artan fiziksel (karaciğer hastalığı, yüksek tansiyon, gastrit vb), ya da psikolojik (depresyon, anksiyete, uyku bozukluğu vb) problemler yaşamasına rağmen içmeye devam eder.

6. Aynı etkiyi almak için içtiği miktarı arttırır ya da başkaları için çok sayılacak miktarlarda içtiği halde etkilenmez (bunu, yanlış olarak iyi bir şeymiş gibi, alkole dayanıklı olduğunun kanıtı olarak öne sürebilir).

7. Alkol almadığı zaman titreme, terleme, çarpıntı gibi şikayetler yaşar.

Bağımlı Davranış Tipleri  (Patolojik Kumar)

  • Erkeklerde kadınlardan daha fazla görülür
  • Kumar oyunlarının yaygınlaşması ve ulaşılabilir oluşu riski arttırmaktadır
  • Patolojik kumarbazların davranışları madde bağımlılarıyla büyük yakınlık gösterir.

Tanı Koşulları

Koşul A- Son 12 ayda aşağıdakilerden en az 4 belirtiyi gösteren kumar tutkusu yüzünden kişide klinik işlev kaybı ve distres oluşması:

1-  Arzulanan heyecan düzeyine ulaşmak için artan miktarlarda kumar oynamak

2- Kumar alışkanlığını bırakmak veya azaltmak için gösterilen çabaların rahatsızlık ve stres nedeni olmaları

3- Pek çok kere kumarı azaltmak veya bırakmak için girişilen başarısız denemeler

4- Kumar oynamayı sık olarak düşünmek

5-Stresli anlarda kumar oynamak

6-Kumarda kayıp sonrası kazanmak için tekrar oynamak

7-Kumar alışkanlığını saklamak için yalan söylemek,

8-Kumar alışkanlığı yüzünden özel, sosyal, eğitim ve iş alanlarında ciddi kayıplara uğramak

9-Kumar zararlarını kapatmak için başkalarından finansal destek ihtiyacı

Koşul B- Kumar tutkusunun mani bağlantılı olmaması

Bağımlı Davranış Tipleri (Alışveriş ve borçlanma)

  • Alışveriş bağımlılığı dairesel döngü izler
  • Kışın artar
  • Kadınlarda daha fazla görülür
  • Bağımlılık borçlanmayı arttırır.

Bağımlı Davranış Tipleri (İşkolizm)

Sağlıklı Çalışma da  İnsanın  özgüvenini  arttır,  Güçlü taraflarımızı ortaya çıkarır, Tatmin, başarı ve problem çözme yetenekleri kazandırır.

İşkolizm de ise;

  • İş yaşamı ve işte görülen kişiliğin kişisel tatmin ve başarı için kullanılmasını hedefler
  • Ailelerde huzursuzluk ve boşanma nedenidir
  • Genelde alkolik veya mutsuz ailelerden gelen kişilerde görülür.
  • İşkolikler zaman problemi olan, mükemmeliyetçi, otoriter ve sinirli kişiliklere sahiptirler

Bağımlı Davranış Tipleri (Spor ve Egzersiz Bağımlılığı)

Spor ve Egzersiz Bağımlıları

  • Bu faaliyetleri başarı, tatmin ve özgüven arttırmak üzere yaparlar, Genelde kadınlarda görülür, Erkeklerde steroid kullanımı vardır, Aile ve arkadaşlardan kopmalar kaçınılmazdır, Yaralanmalar ve sakatlıklar fazlasıyla görülebilmektedir.

Bağımlı Davranış Tipleri (İnternet Bağımlılığı)

Siberseks, Siber arkadaşlık, Oyun bağımlılığı, İnternet saplantısı

  • Haftada 8-40 saati bilgisayar başında geçiren kişi hiç aralıksız 20 saate kadar bilgisayar başından kalkmayabilir.
  • İnternet başında geçirilen zaman arttıkça uyku döngüsü bozulur ve uyku sorunları ortaya çıkar.
  • Uyanık kalabilmek için aşırı miktarda kahve, kola, sigara gibi uyarıcı  maddeler tüketilir.
  • Bilgisayar kullanımını azaltmaya  ya da kesmeye çalışmak kişide huzursuzluk ve kızgınlığa    yol açar.
  • Kişi internette planladığından daha  fazla zaman harcamaya başlar.
  • Bilgisayarın başından kalkması   gerektiği halde bunu yapmakta  zorlanır.
  • İnternet başında harcanan zaman arttıkça diğer alanlarla ilgili sorumluluklar aksatılmaya başlanır.
  • İş, okul gibi alanlarda performans  düşmesi olur.
  • Sosyal alanlarda daha az zaman geçirilmeye başlanır ve sosyal izolasyon gerçekleşir.

Bağımlı Davranış Tipleri (Seks Bağımlılığı)

  • Seks bağımlılığı aşk-cinsellik bağlantısı olmaksızın aşırı cinsel uyarılmayı tanımlar.
  • Bu kişiler aşk ilişkisi yaşayamazlar, Yüksek intihar oranları görülür, Depresyon ve anksiyete bozuklukları gösterirler, Genelde mutsuz ailelerden gelmektedirler.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Evlilikte Zor dönemler

Tüm ilişkilerde (evlilik, flört, kanki) İniş-çıkışlar olur. Hiçbir ilişki mükemmel değildir. Olması da beklenemez zaten. İlişkilerde zorlandığımız, ne yapacağımızı bilemediğimiz, bizi belli kararlar almaya iten zaman dilimleri olur.   Aynen çocukların gelişme dönemleri gibi, ilişkilerin de, evliliğin de dönemleri  vardır, ve her dönemin  de olası problemleri ve sancıları  vardır. İlişkilerde önce cicim dönemi yaşanır. Bu dönem çok yakın olunan flört dönemidir.  Sevgi ve şefkatin yoğun, anne-çocuk ilişkisi gibi birbirinden beslenmenin çok yakın olduğu, ihtiyaçların birinci elden karşılandığı bir dönemdir. Kişilerin sürekli birbirlerini görmek istemeleri, görmezlerse huzursuz olmaları ve saatlerce (içerik fazla bir şey ifade etmese de)  telefonla konuşma ihtiyaçlarının yoğun olduğu dönemdir.

İlişkinin boyut değiştirmesiyle evliliğe doğru bir başlangıç yapılır. Söz, nişan, düğün… ancak bu dönemlerin sağlıklı olabilmesi için iki taraf  birbirlerinden, evliliklerinden beklentilerini  birbirlerini kırmadan sağlıklı bir şekilde ifade etmeleri gerekir. Evlilikten, ilişkiden ne(ler) bekliyorlar? Hayalleri hakkında, nerede oturacakları, kaç çocuk düşündükleri, çocuklarının eğitimi, çocukların bakımı,  harcamaların nasıl olacağı konusunda, evliliklerinde güven ve saygının, sevginin  olmazsa olmazları konusunda ve bu konuda atacakları adımları, nerede oturmayı düşündüklerini, kafalarına takılan her şeyi  soruna dönüştürmeden sağlıklı bir şekilde konuşmak çok önemlidir. Çünkü beklentiler ve ihtiyaçlar konuşulmadığı zaman, karşılanmadığı zaman soruna dönüşecektir. Biz bunları bu süreçte konuşmayalım ilerde bir şekilde hallederiz yaklaşımı yanlış bir yaklaşımdır.

Evlendikten sonra balayı dönemi de denilen cicim ayı başlar. Eşler birbirlerini prens prenses gibi görürler. Her şey tozpembedir. Her şeyi halledebiliriz, aşabiliriz, biz birbirimizi çok seviyoruz, biz birbirimiz için yaratılmışız  dedikleri dönemdir.

Bu dönemin ardından Çatışmalı Bağımlı Dönem dediğimiz dönem yaşanır. Kişilerin bireyselleşmek istedikleri dönem başlar. Bu tıpkı ön ergenlerin aileden uzaklaşmak, kendi bağımsızlığını ilan etmek durumuna benzer. İşte bu noktada taraflardan biri böyle bir farklılaşmaya, bireyselleşmeye, belirli bir mesafe ayarı yapmaya hazır değilse çatışma ortaya çıkar. Evlilik bir çocuk oyunu, çocuk  oyuncağı değildir. Kişi çevresine, işine de zaman ayırmalıdır. Kişi evlenerek başkasının özgürlüğünü tamamen satın alamaz, almamalıdır. Sadece duyguları ile hareket edenler, hüsrana uğrarlar. Duygular ve mantık el ele yürümelidir. Çiftler evliliklerinde sürekli olarak her şeyi birlikte yapmak zorunda değildirler. Bireyler zaman zaman kendi arkadaşları ve çevreleri  ile de birbirlerinden ayrı zamanlar geçirebilmelidirler.  Kişi kendisine tanıdığı hakların aynısını eşine de tanımalıdır. Aksi halde efendi – köle ilişkisi olur. Kişi bütün hayatını eşinin üzerine kurmamalıdır, her şeyi eşinden beklememelidir. Kişi yaptığı işlerle ve çevresiyle ilişkilerinde doyum sağlayabilmelidir. Aksi halde eşini kıskanır ve onun hayatını kısıtlamaya başlar. Bu durum evlilikte çatışmaya dönüşür. Çiftleri oluşturan bireylerden biri, diğerinin haklarını çiğniyorsa, onun özgürlük alanına müdahale ediyorsa, kararlar sürekli tek tarafın isteği doğrultusunda alınıyorsa, evlilikte çok yoğun çatışma yaşanır.

Evliliğin ilk iki yılı uyum ve alışma dönemidir aslında. Tek başına sere serpe rahat uyumaya alışmış bir eş, birden aynı yatakta iki kişi yatmaya başlamıştır. Eğer eşi horluyorsa, dişlerini gıcırdatıyorsa, ağzı, nefesi kokuyorsa bu uyumun zaman alacağı muhakkaktır.

Evliliğin ilk yıllarındaki sorunların çoğuna baktığımızda  sosyokültürel açıdan farklılıklardan kaynaklandığını görmekteyiz.  Yetişme tarzı, nasıl çocukluk yaşadıkları, evliliklerinde önemli bir etkendir. İki aday ve ailesi arasında kültür farklılığı varsa ilk sorunlar merasimlerde çıkmaktadır. Örf, adet, töre önemlidir.  İlk aylarının geçmesiyle birlikte karı-koca arasındaki farklı yemek ve sofra kültürü, hassasiyetler, davranış biçimi kendini hissettirmeye başlıyor. Gelen misafirlerin ağırlanması, evde misafir edilmesi soruna dönüşebiliyor.  Evliliğin başında yaşanan sorunlar kişinin bütün evlilik hayatında derin izler bırakabiliyor.

Evliliğin ilk yıllarında cinsel problemler sıkça karşımıza çıkar. En büyük problemler genellikle Vajinismus, Erken Boşalma,  Cinsel istek sıklığında farklılık,  ağrılı cinsel birleşme (disparoni) şeklinde karşımız çıkmaktadır. Terapiden geçilmediği zaman evlilik ilişkilerine ciddi zarar vermektedir. Cinsel sorunları da genellikle eşler de bilgi eksikliği de görülmektedir. (Neyin normal neyin anormal olduğunu bilmedikleri de görülmektedir.)

Mutlu ve kaliteli bir evlilikte cinsel doyum çok önemlidir.  Cinselliği asla ihmal edilmemelidir. Cinselliğin evliliğin önemli unsurlarından biri olduğunu unutulmamalıdır. Bayanlar dişiliklerini kaybetmeliler. Yatak odasında anne gibi olmamalılar.  Kadınlar genelde evlendikten sonra dişi kimliklerini ikinci plana atarlar. Yani yatak odasındaki rolleriyle mutfaktaki rollerini karıştırırlar. Kadın ve erkeğin evliliğe bakışı aynı değildir. Erkekte erotizm, kadında romantizm ön plandadır. Kadın erotizm vererek romantizm bekler, erkek ise romantizm vererek erotizm ister. Kadın erkeğin erotizm, erkek ise kadının romantizm ihtiyacını karşılamazsa evlilik zarar görür.  Cinsel yönden sorun yaşayan çiftler de her şey sorun olmaya başlar. Hiçbir şey yolunda gitmemeye başlar. Cinsel sorunlarda erken tedavi çok önemlidir.

Evliliklerde en çok yaşanan zorluklardan birisi de 3. Kişilerle (kayın valide, kayınpeder, abi, abla, kardeş, kuzen) yaşanan sorunlar şeklinde karşımıza çıkmaktadır. Sınır ve mesafe ayarını tutturamamak da diyebiliriz. Evli çiftin aile olmasına büyükler bilinçdışı dürtülerle karışırlar. Fikirleri sorulsun ya da sorulmasın karışma ihtiyacı hissederler. Çiftleri kendilerinin bir uzantısı olarak görürler. Onları çoğu zaman bunaltırlar, boğarlar ve işgal ederler. Bu da doğal olarak evlilik sorunlarını ya başlatır, ya tetikler ya da devam ettirir. Bu döngüyü fark etmek ve bu döngüyü kırmak gerekiyor.

Evlilikte yapılan en büyük hatalardan birisi de  eşlerden birinin diğerinin ailesini olumsuz şekilde eleştirmesi. Senin annen, baban cahil, fakir, görgüsüz v.b. kelimeler kullanmaları. Velevki gerçek ve doğru olsa bile hiç kimse ailesinin eleştirilmesine, yargılanmasına göz yumması beklenemez. Bu dil savaş, (kavga) çıkartır.

Eşlerin kayınvalideleri ile  arasındaki sorunlar da en çok karşılaşılan sorunlardandır. Her zaman savunduğum bir şey vardır. Mümkünse eşlerin ailelerinden ayrı  ilçelerde yaşamaları.  Aile apartmanlarında yaşanması hele ki aynı evde yaşamaları tam bir facia getirebilmektedir.  Sürekli onu yapma bunu yap, oraya gitme, onunla konuşma, onu alma şeklindeki karışmalar çatışma ve sürtüşme sebebi olmakta bu durum da çift ilişkilerini bozmaktadır.

Evliliklerde bir çatışma sebebi Ekonomik Sıkıntılar olabilmektedir.   Neyin ihtiyaç neyin ihtiyaç olmadığı konusu sorun olabiliyor. Kimi insanlar sade, kimi insanlar da şatafatı sevebiliyor.  Eşlerden birinin ailesinden gelen yardım, Eşlerden birinin ailesine yapılan ekonomik yardım, Eşlerin evlilikle birlikte yaşadıkları olumlu ya da olumsuz ekonomik değişimler de çatışma sebebi olabilmektedir.

Gerek evliliğin başlangıcında gerekse eşlerin hayatında giyim tarzı eşlerin hayatında sorun olabilmektedir.  Eşler birbirinin veya ailenin giyim kuşamını yadırgayabilmekte ve karşı tarafın değişmesini isteyebilmektedirler.

Ev içi sorumlulukların paylaşımı da önemli bir meseledir. Çalışan bayanlar hem evde hem dışarıda çalışmakta ve daha çok yorulabilmektedirler. Sorumlulukların paylaşılması konusunda da çatışmalar ve anlaşmazlıklar yaşanabilmektedir.

Kadının hamile kalmasıyla süreç daha farklı bir boyuta taşınabiliyor. Hamilelikle beraber Kadının daha fazla ilgi ve şefkat ihtiyacı, eşine daha çok gereksinim duymaya başlıyor. Her şeyden daha çabuk etkilenebiliyor.  Kadının bebeğini doğurmasıyla  süreç değişebiliyor. Hastane odasında dahi tartışma çıkabiliyor. Geline kim bakacak? Kim, ne yaptı? Sizinkiler  şunu taktı, bizimkiler şunu? Lohusalık döneminde yaşananlar unutulmuyor.

Bebeğin dünyaya gelmesiyle beraber yeni bir tartışma daha yaşanabilmektedir. Birbirinin anne babalığını beğenmeme, Anne babalıktan yola çıkarak karılığını-kocalığını eleştirme, Yeni bir güç dengesinin oturtulması: çocukla ilgili neye kim karar verecek? Kim, neyden, ne kadar sorumlu olacak? Tartışmaları yaşanabilmektedir.

Sürekli gerginlik, tartışma yeni bir tartışmayı da ateşleyebilmektedir.  Kimim? Neyim? Bu evde hizmetçi miyim ? Bundan mutlu muyum? Bu hayat hep böyle mi devam edecek? Sorularına cevap aranmaya başlandığı dönemdir.

Çatışmalı evliliklerde evlilik dışı ilişkiler  devreye girebilmektedir. Evlilik dış ilişki, ilişki dışı ilişki daha doğru bir tanım olduğunu düşünüyorum. “Aldatma” kelimesinin aldatan kişiye de aldatılan kişiye de kötü gelir. Aldatan ve aldatılan sıfatlarının hükmü çok ağırdır çünkü.

Evlilik dışı ilişki neden olur;  Bazen nedenli, bazen nedensiz olur. İlişki çok iyi giderken de  olabilir, İlişki çatışmalıyken de olabilir, Her iki durumda da ilişki ciddi yara alır. Ne yapılmalıdır diye sorduğunuzu duyar gibiyim öncelikle; Diğer kişiyle asla temasa geçilmemelidir, Çok kişiye anlatmamalı, mümkünse uzmana baş vurulmalıdır, Yeterince ağır bir durumu daha da ağırlaştırmamalı, İlişki çatışmalıysa, hırsız bu ilişkiye nerden girmiş bakmalı? (evlilik dışı ilişki de sadece tek taraf suçlu değildir. Her iki eşin de rolü vardır.) İlişkinin tamiri yapılmalıdır, başka ilişki oldu diye evlilik bitirilmez!, Tamirat zorunludur! Tekrar güvenmek zor…

Evlilik dışı ilişkilerin önüne geçilmesi için Çiftlerden her biri kendini yenileyebilmeli, hayatlarını tek düzelikten koruyabilmelidirler. Çiftler birbirlerini onore etmeli, birbirlerinin zevklerini küçümsememeli, fikirlerine saygı duymalı, bakımlı olmalılar,  ortak plan ve hedefleri olmalıdır. Kişiler kendilerine değer vermez ve bakımlı olmazlarsa, ev içinde sıcak ve güvenli  bir ortam oluşturulamazsa ya da kendilerinde doyumsuzluklar varsa evlilik dışı cinsel birlikteliklere kayabilmektedirler.

Eşinizle duygusal uzaklaşma yaşıyorsanız, Sevgi dışındaki öğeler daha çok  ön plana çıkıyorsa, cinsellikte belirgin bir azalma olduğunu düşünüyorsanız, tartışmalarınızda  sık sık boşanma sözcüklerini telaffuz etmeye başladıysanız, Güvensizlik hisleri artmaya başladıysa (Kıskançlık ve şüphelerdeki artış) Tartışmaların kontrolden çıktığını düşünüyorsanız, Önemsenmediğinizi  hissediyorsanız, Eşinizin dışındaki başka kişilerin (erkeklerin-kadınların)  çok daha iyi eş olabileceği duygusunun yoğunlaşmaya başladığını düşünüyorsanız, Tehlike çanları hızlı ve yüksek seste çalmaya başlamış demektir. İşte böylesi zamanlarda profesyonel destek almak gerekebilir.

Son olarak şunu belirtmek istiyorum; Her evlilikte ve her yakın ilişkide çatışma kaçınılmazdır. Sorun yaşandığında karşı tarafı suçlamak, yargılamak ve cezalandırmak kolaya kaçmaktır. Mutlu eşler hata bende, ben değişirsem sorunu aşarız yaklaşımı vardır. Ya da sorunda kendi payına düşen kısmı görüp onu gidermeye çalışır.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Parafililik (Cinsel Sapkınlıklar)


Parafili, normal cinsellik dışı ilgi olarak tanımlanabilir.  Parafili rahatsızlığı yaşayan kişiler cinsel açıdan anormal olan nesneleri çekici bulurlar. Karşı cinsin normal insanlar tarafından kabul edilen bölgeleri yerine başka yerlerine veya tamamen cansız nesneleri  aşırı derecede çekici bulurlar.

Klasik psikoanalitik modelde, heteroseksüel uyum için normal gelişme sürecini tamamlayamamış kişilere parafililik kişi denir. En sık görülen cinsel sapkınlıklar; teşhircilik (egzibisyonizm), fetişizm, fortçuluk (frottörizm), pedofili (çocukculuk), mazoşizm, sadizm, röntgencilik (voyerizm), transvestik fetişizmdir.

Preödipal patolojiler dediğimiz diyadik ilişkideki patolojilerde seks kendi kişilik bozukluklarının dengeye getirebilmesi ve içsel sistemlerinin daha büyük anksiyeteden korunması için aracılık eden bir roldür.

Agresyon ve libidinal yapılar birleşemeyince ilerleyen yaşlarda kişilik bozukluğu şeklinde kliniğe yansır. Kişilik bozukluğu derinleştikçe ve ağırlaştıkça seksüel yapılar gittikçe vahşileşir, kendisine uygun partnerle sadistik hal alır. Şiddetin, ağrının, aşağılamanın, işemenin, farklı seksüel davranışların, röntgenciliğin, teşhirciliğin, grup seksin olduğu bir takım alanlara doğru kayar. Kaydıkça da kişinin kişilik bozukluğunun derecesini tayin edersiniz. Mesela; biri ile cinsel ilişkiye girerken seyredilme arzusu, birilerini cinsel ilişkiye girerken seyrederek mastürbasyon yapma arzusu, birileri ile cinsel ilişkideyken mutlaka ona acı vermek, işkence etmek ancak bu işkence halindeyken orgazm olabilme, pedofililik, gerontofililik, zoofililik gibi bir çok sapkın davranışlar ağır kişilik bozukluklarının cinsel hayattaki yansımalarıdır. Normal ve sağlıklı insanlar bu tip seksüel eylem içerisine giremezler çünkü onların ruhsal yapıları buna asla izin vermez.

Parafilik bozukluklar a) Anormal cinsel faaliyet tercihleri  b) Anormal cinsel hedef tercihleri olarak ikiye ayrılırlar. Anormal cinsel faaliyet tercihleri de kendi içinde cinsellik sapkınlıkları ( röntgencilik, sürtünmecilik, teşhircilik) ve algolagni- acı bağlantılı sapkınlıklar (mazoşizm ve sadizm)  diye  ikiye ayrılırlar.

Anormal cinsel hedef tercihleri ise insana yönelik (pedofili) ve diğer sapkın yönelimler (fetişizm, transvestizm) şeklinde ikiye ayrılırlar.  Parafilik bozukluklarda ortak 2 önemli koşul bulunur; Koşul A- Parafiliyi açıklar. Koşul B- Olumsuz sonuçları (stres, işlev kaybı, zarar, gibi) kapsar.  Koşul A ve B’nin sağlandığı durumlara Parafilik Bozukluk denir. Koşul B’nin sağlanmaması halinde kişi de zararsız parafili olduğu kabul edilir.

ANORMAL CİNSEL FAALİYET TERCİHLERİ

RÖNTGENCİLİK

  • Röntgencilik genelde yabancı bir kişiyi çıplak halde veya cinsel temas halindeyken habersizce gözetlemek olarak tanımlanır.
  •  Gözetleme cinsel uyarım amaçlıdır, röntgenci mağdur ile cinsel temas veya herhangi bir ilişki kurmaya çalışmaz.
  •  Cinsel tatmin gözetleme anında veya daha sonra cinsel fanteziler eşliğinde mastürbasyon yoluyla sağlanır.
  •  Röntgencilik kişisel veya elektronik olarak suç teşkil eder.
  • Erkeklerde, Kadınlara göre daha fazla görülür.
  • 18 yaşından sonra tanı konur.
  • Kişinin 6 ay süreyle bir başkasını çıplak veya cinsel temas halindeyken uyarılması dışında bunu gerçekleştirmesi ve suçluluk, utanç, yalnızlık hissetmesi veya sosyal, profesyonel ya da özel yaşam alanlarında  işlev kaybı, hiperseksüel güdüler gereklidir.
  • Röntgenciliğin kesin nedeni bilinmemekle beraber çocuklukta istismar, madde kullanımı, hiperseksüel güdüler ve tesadüfi öğrenmenin katkıları vardır.
  • Tedavi edilmediği durumda kronik bir rahatsızlık olup davranış değişimi yöntemiyle (güdülerin kontrolü ve normal cinsel tatmin yöntemlerinin öğrenilmesi)  tedavisi sağlanır. İlacı yoktur.
  • Her zaman olmamakla beraber teşhircilik, depresyon, bipolar bozukluk, madde bağımlılığı, dikkat eksikliği/hiperaktivite bozukluğu, davranış bozukluğu ve antisosyal kişilik bozukluklarıyla beraber görülebilir.

TEŞHİRCİLİK

  • En az 6 ay boyunca süreklilik arz edecek şekilde cinsel organlarını beklenmedik bir anda başka bir kişiye rıza dışı gösterme güdüsü, fantezisi veya davranışı (Koşul A)
  • Kişinin bu durdurulmaz güdüsünü mağdura isteği dışında gerçekleştirmesi ve veya güdü ve fantezileri nedeni ile stres ve yaşamın önemli alanlarında işlev kaybına uğraması gerekir (Koşul B)
  • Kişinin mağdurla cinsel ilişki isteği yoktur.
  •  Ergenlik öncesi çocuklara , yetişkinlere veya iki gruba karşı birden güdü gelişebilir.
  • Sınırlı ortamlar veya tam remisyon nitelendiricileri bulunur
  • Kişi teşhir anında veya sonrasında mastürbasyon yapabilir.
  • Bazı teşhirciler kurbanları rahatsız etmek bazıları ise cinsel olarak tahrik etme amacı güder.
  • Bir veya birden fazla mağdurun olması tanıyı değiştirmez.
  • Genelde erkeklerde görülür. Ancak kadınlarda da olduğu bilinmektedir.
  • Antisosyal kişilik bozuklukları, madde kullanımı, pedofili, çocuklukta yaşanan istismarlar riski arttırır.
  • Akut veya kronik teşhircilik tipleri vardır.

SÜRTÜNMECİLİK – FORTÇULUK:

  • En az 6 ay boyunca süreklilik arz edecek şekilde rızası dışında bir kişiye dokunmak veya sürtünmek güdüsü, fantezisi veya davranışı (Koşul A)
  • Kişinin bu durdurulmaz güdüsünü mağdura isteği dışında gerçekleştirmesi ve veya güdü ve fantezileri nedeni ile stres ve yaşamın önemli alanlarında işlev kaybına uğraması gerekir(Koşul B)
  • Hareket genelde kalabalık yerlerde meydana gelmektedir, özellikle metro ve otobüslerde sıktır.  Sürtünme ve veya elleme şeklinde yapılır. Fortçuluk yapan bir kişi sıklıkla edilgen ve izoledir ve sürtünme sıklıkla onun tek tatmin yoludur.
  • Kontak esnasında kişi mağdurla özel ve sevecen bir ilişki içinde olduğunu hayal ederek uyarılır. Ancak kontak sonrası kaçmayı planlar.
  • Erkeklerde daha fazla görülür.
  • 15-25 yaşlar arasında  daha sık gözükür sonra azalır
  • Davranış terapisi ile güdü kontrolü gerekir.
  • Suç olmasına karşın ispatlanması zordur.

MAZOŞİZM:

  • En az 6 ay boyunca süreklilik arz edecek şekilde aşağılanmak, bağlanmak, dövülmek ve benzeri tarzlarda acı çekmek güdüsü, fantezisi veya davranışı (Koşul A)
  • Kişinin bu fantezi, güdü  veya davranışları nedeni ile stres ve yaşamının önemli alanlarında işlev kaybına uğraması gerekir(Koşul B)
  • Partnerin sadist olması gerekmez. Sadist olması halinde ilişkiye sadomazoşist ilişki ismi verilir.
  • Psikolojik aşağılanma hakaret edilme şeklinde olabildiği gibi,
  • Fiziksel olarak tokatlanma, tekmelenme, kırbaçlanma, tükürülme, yakılma, elektrik şokları, kesme,tecavüz v.s fiziksel şekillerde de olabilir.
  • Mazoşist partnersiz olarak kendini yakarak, zarar vererek veya keserek de tatmin olabilir.
  • Rol oynama şeklinde gerçekleşebilir.
  • Mazoşist edilgen fanteziler şeklinde olabileceği gibi ölümcül deneyimler halinde de görülebilir.
  •  Asfiksi uygulamaları, boğma, naylon torba, maske ve benzeri şekillerde mazoşistin kendisi veya partneri tarafından uygulanabilir.
  • Erkeklerde kadınlardan fazla gözükür.
  • Tedavi edilmez ise kronik hale gelir
  • Koşullama yoluyla tedavisi mümkündür.
  • Oto-erotik Asfiksi Mazoşizmin bir türüdür.
  • Süfokasyon, boğma ve kimyasal asfiksi türleri vardır.
  • Oto-erotizm de asfiksi mastürbasyondan alınan zevki arttırmak için uygulanır.
  • Beyne 5 dakikadan fazla oksijen gitmemesi sonucu şahıs düşünme ve karar verme yeteneğini kaybeder.
  • Pek çok asfiksi ölümü intihar diye geçiştirilir veya örtülür.

SADİZM:

  • En az 6 ay boyunca süreklilik arz edecek şekilde partnerine fiziksel veya psikolojik acı vermekten güdüler, fanteziler veya davranışlarla zevk almak (Koşul A)
  • Kişinin bu cinsel güdüsünü rızası olmayan partner ile yerine getirmesi veya kişinin fantezi, güdü  veya davranışları nedeni ile stres ve yaşamının önemli alanlarında işlev kaybına uğraması gerekir (Koşul B)
  • Partnerin rızasının olup olmaması değil verdiği acı sadisti tatmin eder.
  • Karşılıklı rıza ile olan durumlarda genelde sado-mazoşist ilişki görülür
  • Sadist partneri üzerinde tam hükümranlık kurmaya çalışır.
  • Partnerin üstüne idrar yapma gibi aşağılayıcı, mazoşizmde belirtildiği şekillerde acı veren veya hapsetmek, kelepçelemek, zincire vurmak, tecavüz veya öldürmeye kadar varabilir.
  • Fantezilerin bir partnerin rızasıyla gerçekleştirilmesi ve mastürbasyon esnasındaki fantezilerin tekrarıyla sadistin “imzası” yani yeni cinsellik şeması oluşur.
  • Sadistlerin  ezici çoğunluğu erkektir.

ANORMAL CİNSEL HEDEF TERCİHLERİ

PEDOFİLİ:

  • 6 aydan fazla olacak şekilde ergenlik öncesi (13 yaş) çocuk veya çocuklarla ilgili cinsel fantezi, dürtü veya davranışlara sahip olmak
  • Kişinin bu cinsel dürtülerini uygulaması veya dürtü/fantezilerin kişinin yaşamının önemli bölümlerini işlevsiz kılması
  • Çocukculuk ya da küçük çocuklara cinsel ilgi duyma, çoğunlukla erkeklerde rastlanan bir sapkınlıktır.
  • Şahsın en az 16 yaşında olması ve kurbandan en az 5 yaş büyük olması
  • Sadece çocuklardan hoşlanan veya çocuk/yetişkinlerden hoşlanan tipleri vardır
  • Sadece erkek, sadece kız veya her iki tür çocuktan hoşlananlar da olabilir.
  • Bazı saldırganlar bu dürtülerini ensest ile sınırlı tutabilirler.
  • Her pedofilik davranış cinsel temas veya zor kullanımı gerektirmez.
  • Pedofil çocukları soyarak, resimlerini çekerek, onlara dokunarak veya önlerinde mastürbasyon yaparak da tatmin olabilir.
  • Erkeklerde genelde daha sık görülür.
  • Pek çok pedofil cürüm işlemeden önce çocuklara olan ilgisini dışa vurur
  • Genelde çocuklarla ilgili işlerde veya akrabalık bağlantısıyla kurbanlarına yaklaşırlar.
  • En yaygın parafili tiplerindendir.
  • Pedofillerin %50’si evli erkeklerdir.
  • Stres düzeyinin artması cürümü arttırır
  • Yapılan araştırmalarda pedofili amaçlı çocuk kaçırmalarda çocukların %50’si ilk 1 saat, %75’i ilk 3 saat, %90’ı ise ilk 24 saat içinde öldürülürler.

FETİŞİZM

  • En az 6 ay boyunca cansız objelerden cinsel olarak uyarılmak veya insan bedeninin cinsel organlar dışındaki bölümlerine güdüsel, davranışsal veya fantezilerde odaklanmak.
  • Fantezi, güdü ve davranışların kişinin yaşamının önemli bölümlerinde işlev kaybı oluşturması.
  • Fetişizm, bilinçdışı kaygıdan kaçınmak için cinsel dürtüleri uygun olmayan nesnelere aktarma çabasıdır. Bu cinsel sapmanın özelliği, yalnızca erkeklerde rastlanmasıdır; günümüze kadar hiç bir kadın da fetişizm görülmemiştir.
  • Fetiş objeler transvestizmde kullanılan giyim eşyaları veya cinsel organları uyarımda kullanılan aletlerle sınırlı kalmazlar.
  •  Bir fetişist objeler ve vücut bölümlerine karşı aynı anda ilgi gösterebilir.
  •  Fetişizm mastürbasyon anında belli objelere dokunmak, koklamak, yalamak, sürtünmek şeklinde veya partnerin belli giyim eşyalarını kullanmasını talep etmek şeklinde olabilir.
  • Çoğunlukla erkeklerde görülür ve yetişkinlik öncesi gelişir.
  • Fetişizimde cinsel odaklanma insan vücudu ile yakinen ilişkili nesneler (ayakkabı, eldiven, külotlu çorap, terlik) üzerindedir. Genellikle fetiş çocukluk çağlarında kurulmuş olmasına rağmen bozukluk ergenlikte merak ile başlar ve tekrarlanmak suretiyle öğrenilir.
  • Kronik olup zaman içinde dalgalanmalar gösterir.
  • Normal ilişkiden haz almama, romantik ilişkilerin zedelenmesi ve hırsızlığa neden olmak gibi olumsuz sonuçları vardır.
  • Uzmanlarca tolerans gösterilen ve genelde tedaviye gerek görülmeyen bir bozukluktur.

TRANSVESTİZM:

  • En az 6 ay boyunca fantezi, güdü veya davranışsal olarak karşı cins gibi giyinmekten uyarılmak.
  • Fantezi, güdü ve davranışların kişinin yaşamının önemli bölümlerinde işlev kaybı yaratması.
  • Homoseksüel veya heteroseksüel olabilirler
  • Çocukluk döneminde kadın kıyafetlerine beslenen beğeniyle başlar.
  • Ergenlik öncesi çocuk,  kadın kıyafetleri içinde cinsel zevk alacağını hayal eder.
  • Ergenlikte kadın kıyafetleri giyerek ereksiyon ve ejakülasyon sağlar
  • Yetişkinlikte kadın kıyafetleri giymekten alınan haz ortadan kalksa bile davranış haline gelir.
  • Diğer parafili türleri gibi cinsel haz ergenlik sonu ve gençlikte en üst düzeye ulaşır.
  • Cinsiyet disforisi ve fetişizm ile karıştırılabilir  bir bozukluktur.
  • Mazoşizmin bir parçası olan oto-erotik asfiksi sonucu ölümler görülür.

CİNSİYET  DİSFORİSİ

  • DSM V’te ayrı bir bölüm olarak verilmektedir.
  • Cinsiyet disforisi kişinin biyolojik cinsiyeti ile hissettiği cinsiyet arasında yaşadığı karmaşa olarak tanımlanabilir.
  • Bu bölümde biyolojik cinsiyet ve hissedilen cinsiyet farklı anlamlara gelir.
  • Cinsiyet gelişim bozukluğu üreme organlarında görülen somatik bozuklukları tanımlar.
  • Atipik cinsiyet  kişinin kendi cinsiyetindeki kişilerden farklı davranış veya somatik özellikler taşımasıdır.
  • Cinsi kimlik şahsa erkek veya kadın olarak verilen sosyal kimliği işaret eder.
  • Transseksüel sosyal olarak biyolojik cinsiyetini terk ederek karşı cinse geçen kişilere denir ve genelde cinsiyet değiştirme operasyonlarıyla somatik geçiş sağlanır.

ÇOCUKLARDA  CİNSİYET  DİSFORİSİ:

  • Koşul A- Çocuğun en az 6 ay boyunca aşağıdakilerden en az 6 tanesi tarafından işaret edilen şekilde biyolojik ve hissedilen cinsiyetler arası uyumsuzluk yaşaması:

1-Karşı cins olmayı aşırı arzu etmek veya karşı cinsten olduğunu iddia etmek

2-Erkeklerde kız elbiseleri, kızlarda ise erkek elbiseleri giyme tercihi, biyolojik cinsiyetin kıyafetlerini giymeme isteği

3-Evcilik oyunlarında karşı cinsi temsil etme

4- Karşı cins oyunlarını, faaliyetlerini ve oyuncaklarını tercih etmek

5-Oyun arkadaşlarını karşı cinsten seçmek

6-Erkek çocuklarda maskulin oyuncak ve oyunlardan kaçmak kızlarda ise feminen oyun ve oyuncakları gözardı etmek

7-Kendi cinsel anatomisinden memnun olmamak

8- Hissedilen cinsiyetin  birincil ve ikincil cinsiyet  özelliklerini arzu etmek

  • Koşul B- Durumun kişide klinik stres yaratması veya sosyal, eğitim ya da diğer önemli yaşam alanlarında işlev kaybına neden olması gerekir.

YETİŞKİNLERDE  CİNSİYET  DİSFORİSİ:

  • Koşul A- Kişinin en az 6 ay boyunca aşağıdakilerden en az 2 tanesi tarafından işaret edilen şekilde biyolojik ve hissedilen cinsiyetler arası uyumsuzluk yaşaması:

1-Kişinin hissettiği cinsiyet ile biyolojik cinsiyetinin birincil ve ikincil özelliklerinin örtüşmemesi

2- Kişinin biyolojik cinsiyetine ait birincil ve ikincil özelliklerden yaşadığı uyumsuzluk nedeni ile kurtulmak istemesi

3- Hissedilen cinsiyetin  birincil ve ikincil cinsiyet  özelliklerini arzu etmek

4- Hissedilen cinsiyette olma arzusu

5-Başkaları tarafından sanki hissedilen cinsiyetteymiş gibi muamele görme isteği

6-Hissedilen cinsiyetin duygu ve reaksiyonlarına sahip olunduğuna inanılması

  • Koşul B- Durumun kişide klinik stres yaratması veya sosyal, profesyonel ya da diğer önemli yaşam alanlarında işlev kaybına neden olması gerekir.

CİNSİYET  DİSFORİSİ – CİNSİYET  GELİŞİM  BOZUKLUĞU  GÖRÜLMEYEN:

Bu yaşlarda anatomik disfori nadiren görülür

  • 4 yaşlarında başlar.
  • Ergenlikle beraber görünümden rahatsız olma hissi artar
  • Erkeklerde “erken başlangıç” ve “geç başlangıç” diye 2 türü vardır.
  • Erken başlangıç çocuklukta başlar gençlik ve yetişkinlikte devam eder veya bir süre durur. Bu süreçte kişi kendini “gay” olarak nitelendirir
  • Geç başlangıç ergenlik veya daha sonrası başlar ve aileler için şok edici etkisi vardır.
  • Geç başlangıç yaşayanlarda anatomik disfori daha fazla görülür.Geç başlangıç yaşayanlarda transvestizm görülebilir. Bu kişiler kadınlar veya transeksüel erkeklerden hoşlanırlar.
  • Cinsiyet değişimi operasyonu geçirmeleri halinde kendilerini lezbiyen olarak nitelerler.
  • Kadınlarda “geç başlangıç” daha nadir görülür.
  • Erken başlangıç yaşayan kadınlar genelde yetişkinliklerinde kadınlardan hoşlanırlar.
  • Geç başlangıç yaşayan kadınlar ise erkeklerden hoşlanırlar ve cinsiyet değişim operasyonu geçirmeleri halinde kendilerini “gay” erkek olarak tanımlarlar

CİNSİYET  DİSFORİSİ – CİNSİYET  GELİŞİM  BOZUKLUĞU  GÖRÜLEN  TİP:

  • Bu tip danışanlarda tıbbi müdahale erken başlar.
  • Hormon tedavileri veya kısırlık sözkonusu olduğu durumlarda cinsiyet değişim operasyonları ergenlik öncesi yapılabilir.
  • Cinsiyet gelişimi bozukluğu olan çocuklarda atipik cinsiyet davranışları görülmekle beraber hepsinde cinsiyet disforisi gelişmez
  • Kendi tıbbi geçmişlerinden haberdar olan bu kişiler cinsiyetleri konusunda şüphe taşısalar bile çoğunlukla karşı cinsten olmaları gerektiğini düşünmezler
  • Cinsiyet değişim operasyonları yetişkin kişilerde çok azdır.

Sorunların  ilk çıkış noktasındaki psikolojiyi yakalayabilmek, oradaki esas hikayeyi çözebilmek asıl meselemiz olmalıdır. Bunun için de farkındalık çok önemlidir. Her zaman şunu söylerim. “Farkı fark edebilmek, fark etmekten farklı bir şeydir.”

Sağlıklı, huzurlu, güzel bir hayat geçirmeniz dileğiyle….
J

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Uyku Bozukluğu ve Terapisi

Uykusuzluk, uykuya dalmakta güçlük, uykuyu sürdürmekte güçlük ve sabah yataktan dinlenmiş bir şekilde kalkamamak şeklinde görülebilmektedir. Uykusuzluk yakınması olan bireylerin uyku kaliteleri çok  düşüktür. (yatakta kalmalarına rağmen gerçekten uyudukları süre çok kısadır ya da yok denecek kadar azdır.)

İnsan yaşamının üçte biri uykuda geçer. Geçmiş dönemlerde uyku yaşantısı ölüm eşdeğeri olarak kabul edilirmiş. Günümüzde ise uyku merkezi sinir sistminin sirkadiyen ritimlere entegre olmuş bir işlevi olarak kabul edilmektedir. Sirkadiyen ritm; İnsan organizmasının içsel ve dışsal uyaranlara (gün ışığı, metabolik ve hormonal değişimler, sosyal ve çevresel uyaranlar) uyumu sonucu oluşan, 24 saatlik zaman dilimini kapsayan uyku – uyanıklık,  istirahat – etkinlik döngüsüdür.

Uyku bozuklukları çağımızda çok yaygın görülmektedir. Her insan yaşamının bir döneminde uykusuzluk şikayeti çekmiştir. Uyku bozukluğu olan bireyin gün içinde sosyal ilişkilerinde,  iş ilişkilerinde, aile ilişkilerinde bozulma, huy değişiklikleri (özellikle bebek ve çocuklarda hatta yetişkinlerde de görülmektedir.) konsantrasyon bozuklukları ve öğrenme güçlüğü şeklinde şikayetlerle insanlar, terapi merkezlerine gitmektedirler.

Bu kadar yaygın olduğu bilinen, kişinin günlük yaşantısını, uyumunu bozan, uyku bozukluklarının tedavisinde doğru tanı koymak ve uygun terapi yaklaşımında bulunmak çok önemlidir. Tanı ve terapide yapılacak hatalar uyku bozukluğunun kronikleşmesine ve ikincil başka bozuklukların gelişmesine neden olabilmektedir. (öfke patlamaları, anksiyete, depresyon v.b.)

Uykusuzluk şikayetleri kadınlarda ve yaşlılarda daha sık görülmektedir.

Gece uykusu bozuk olan kişilerde uykusuzluktan yakınmalarının yanı sıra günlük işlevlerinde bozulma, iş verimliliğinde azalma, yoğunlaşmada, odaklanmada güçlük, huzursuzluk, sinirlilik, endişe gibi yakınmalarla da terapiye gelirler.

Normal uyku:

İki uyku dönemi vardır. 1. REM (Rapid Eye Movement) uykusu. Hızlı göz hareketlerinin görüldüğü uyku dönemi 2. Non-REM uyku dönemi. Hızlı göz hareketlerinin görülmediği dönemdir. Normal erişkin bir insanın tüm gece uykusunun % 75’ini Non-REM uykusu, % 25’ini de REM uykusu oluşturmaktadır.

Non-REM Uuykusu da kendi içinde dört farklı evreden oluşur: Evre I: uyanıklıktan uykuya geçiş dönemini oluşturur. Toplam gece uykusunun % 5’ ini oluşturur. Evre 2: Normal gece uykusunun % 45’ini oluşturur. Evre III – IV: Bu iki uyku evresi birlikte yavaş dalga uykusu olarak adlandırılır. Yavaş dalga uykusu toplam gece uykusunun % 25’ini oluşturur.

REM UYKUSU: hızlı göz hareketlerinin görüldüğü dönemdir. Rem uykusu sırasında göz kasları ve erektil kaslar dışında tüm vücut kaslarında gevşeme olur. Tüm gece uykusunun % 25’ini REM uykusu oluşturur.

Normalde gece uykusunun ilk yarısında Non-REM uykusu, ikinci yarısında ise REM uykusu hakimdir. Non- REM uykusu ile REM uykusu arasındaki oran yaşın ilerlemesiyle beraber değişir.

Uykusuzlukla birlikte görülen psikolojik bozukluklar:

Uykusuzluk şikayetlerine, (semptomlarına) çok yönlü yaklaşmak gerekir. Uykusuzluğu bir hastalık olarak değil de bir belirti olarak görmek, ele almak ve altta yatan dinamik nedenlere yönelmenin daha doğru olduğunu düşünmekteyim.

İnsomni ve alt tipleri: İnsomni uykuya dalma ya da sürdürmede güçlük, uykunun yeterince dinlendirici olmaması şeklinde tanımlanmaktadır. İnsomniler uykusuzluk yakınmasının süresine bakılarak 3 kategoride değerlendirilebilir:

Geçici tip insomni: Uykusuzluk yakınması  sadece birkaç gün sürer.
Kısa süreli insomni: Uykusuzluk yakınması bir aydan daha kısa sürer.
Uzun süreli insomni: Uykusuzluk yakınması bir aydan daha uzun sürer. (Bu tip insomnide çoğunlukla; uykusuzluk yakınmasının sürmesine neden olan altta yatan psikolojik/psikiyatrik bir bozukluk ya da tıbbi bir durum, alkol ya da madde kullanım bozukluğu vardır.)
 
Parasomniler:  

Kabus Bozukluğu: Daha çok küçük yaşlarda 3/5  yaş arası başlayan,  gece uykusunun ikinci yarısında korkulu rüyalarla uyanmaya yol açan bir uyku bozukluğudur. Genellikle hiçbir şey yapılmasa bile ergenlik döneminde kendiliğinden düzelmektedir. Kabus bozukluğu yaşayan danışanlar, korkulu rüyasının içeriğini hatırlarlar. (Canavar beni  kovalıyordu, beni kaçırmışlardı v.b. geçmiş travmalarının etkisi, ya da izleri de olabileceği gibi izlemiş olduğu bir filmin, ya da oynadığı bir oyunun  etkisi de olabilmektedir.)

Uyku terörü: Gece uykusunun ilk bölümünde, genellikle de uykunun ilk 90 dakikası içinde görülen, çığlık atma, ağlama, ve yoğun korku ile uyanmaya neden olan uyku bozukluğudur. Daha çok erken yaş dönemlerinde başlayıp,  yaş ilerledikçe sıklığı kendiliğinden azalır. Kabus bozukluğu ile birlikte de görülebilmektedir.

Uyurgezerlik: Yavaş dalga uykusu sırasında ortaya çıkan motor aktivitenin görülmesiyle karakterize bir uyku bozukluğudur. Genellikle gece uykusunun ilk üçte birinde görülür. 5/12 yaş grubundaki çok sık rastlandığı gibi yetişkinlerde de görülebilmektedir. Uyurgezerin uyuduğu odada, uyurgezerliği sırasında zarar görmemesi amacıyla önlemler alınmasını tavsiye ederiz. (Evin dış kapısının kilitlenmesi, odasının içinde  çarparak devirebileceği, zarar görebileceği eşyaları kaldırmak gibi.)
 
Uykusuzluğun Nedenleri:

Fiziksel nedenler: Öksürük, nefes darlığı, kaşıntılar, huzursuz bacak sendromu, baş ağrısı, kanser ağrıları, menapoz, alkol, ilaç, psikoaktif madde yoksunluğu

Davranışsal Nedenler: Yaşam biçimiyle ilgili nedenler, gün içinde uyumalar, yatma saatine yakın aşırı fiziksel aktiviteler, düzensiz uyuma alışkanlığı, alkol veya tütün kullanımı, akşam saatlerinde aşırı kafeinli içecekler tüketmek, yatak odası koşullarının uyku hijyenine uygun olmaması.

Ruhsal Nedenler: (Psikolojik/Psikiyatrik bozukluklar) Depresyon, Anksiyete bozukluğu, panik atak bozukluğu, obsesif kompulsif bozukluk, şizofreni, duygu durum bozuklukları, anoreksiya nevroza, kronik alkolizm, psikoaktif madde bağımlılığı, post travmatik stres bozukluğu.

Yaşam olayları: Ayrılık, boşanma, aşırı çalışma, mesleki değişiklikler, kaza, saldırı gibi travmatik yaşantılar, çevresel değişiklikler, göç, aile bireylerinden birinde ciddi bir hastalık olması, aile bir doğum olması, bir yakının ya da eşin ölümü, mali kayıplar, fiziksel bir yetersizliğin olması, aile bireylerinden birinin evden ayrılması, emeklilik, maddi zorluklar.

Aşık olmak: İki gecem var ikisi de uykusuz; Ya sensizim uyuyamam, ya sen varsın uyku haram. Aşk insanın salgı bezlerini, kimyasallarını etkiler. Uykusuzluğa neden olabilmektedir.

İlaçlar: Antidepresanlar, tiroid hormonları,  Çeşitli nedenlerden dolayı kullanılan ilaçların yan etkileri.

Tanı: Uykusuzluk yakınmasıyla terapiye başvuran kişilerde ayrıntılı anamnez (yaşam öyküsü) alınır. Danışanın uyku alışkanlıkları, uykusuzluk yakınmasının özellikleri, ne zamandır sürdüğü, ne zaman başladığı, uykusuzluk yakınmasıyla beraber günlük işlevlerinde bir bozulma olup olmadığı, uykusuzluk yakınmasına neden olabilecek özgül bir uyku bozukluğu olup olmadığı da ayrıntılı anamnezde alınır. Uyku bozukluğuna neden olabilecek tıbbi ya da psikiyatrik bozukluk şüphesi olursa gerekli tetkikler için hastaneye  ya da doktora muayene olması için yönlendirme yapılması gerekebilir. (Hemogram, karaciğer fonksiyon testleri, tiroid tetkikleri, hipotalamus – hipofiz – adrenal eksenin incelenmesi için testler, tahliller gerekebilir.)

Alınan anamnez (öykü) yapılan muayene, ve tetkikler sonucunda özgül bir uyku bozukluğunun varlığı düşünülürse polisomnografik tetkik (uyku testi) düşünülebilir.

Tedavi yaklaşımları:

Uykusuzluk bir belirti (semptom) olarak ele alınmalı ve altta yatan nedene(lere)  yönelik tedavi planlanmalıdır.

Altta yatan neden kan basıncı ya da hipertansiyon gibi bir tıbbi bir bozukluksa, bu tıbbi bozukluğun tedavisiyle danışan rahatladıkça şikayetleri de yok olacaktır.

Uykusuzluk şikayetleri bir çok psikolojik/psikiyatrik bozuklukla birlikte görülebilmektedir. Depresyon, panik atak bozukluğu, anksiyete bozukluğu, duygu durum bozukluğu, posttravmatik stres bozukluğu gibi. Uyku bozukluğu şikayetleri psikolojik/psikiyatrik bozuklukların çoğunda öncül bir belirtidir. Psikolojik/Psikiyatrik bozukluğun tedavisiyle ilk düzelen belirtilerden (semptomlardan) birisi de uykusuzluktur.

Depresif danışanlarda uykuya dalmakta güçlük, uykuyu sürdürmekte güçlük, sabah dinlenmiş bir şekilde uyanamamak gibi uyku bozuklukları görülebilmektedir. Depresyon terapisiyle danışan düzeldikçe uyku bozuklukları da düzelmektedir. Dikkat edilmesi gereken bazen antidepresanların da uyku bozuklukları yapabildiğidir.

Özgül uyku bozukluklarında da (huzursuz bacak sendromu, uyku apne sendromu gibi) nedene yönelik tedavi yapıldığında özgül uyku bozukluğunun belirtileriyle beraber uykusuzluk şikayetleri de düzelmektedir.

Altta yatan nedene yönelik terapinin dışında uykusuzluk şikayetinde hemen sedatif, (sakinleştirici) ilaçlara başvurulmamalıdır. Uyku sorunu olan insanlar, bir taraftan ilaç alarak uykusuzluklarının geçmesini isterlerken, diğer taraftan da daha sonraki yaşamlarında ilaç  almadan uyuyamayacaklarına inanırlar. (Psikolojik bağımlılık yapabiliyor.) ilaç kötüye kullanımını veya bağımlılığını beraberinde getireceğinden dolayı risklidir. İlaçlar çok kısa süreli olarak, uykusuzlukla ilgili var olan kısır döngüyü kırmak için ve doktor denetiminde, ve  miktarınca kullanılabilir.

Uyku sorunu yaşayan danışanların, altta yatan sorun ne olursa olsun uyku hijyeni konusunda mutlaka bilgilendirilmelidir. Danışanlar sadece uyku hijyeni hakkında bilgilendirilmesiyle bile olumlu sonuçlar alınabilmektedir.

İnsan hayatında yemek yeme, su içmek kadar çok gerekli bir fizyolojik ihtiyaç olan uyku, insanın hem bedensel hem de ruhsal açıdan sağlıklı olmasını sağlıyor. Uyku kalitesinin yükselmesiyle bağışıklık sistemi de gelişir ve güçlenir.  Güzel bir uyku için uyku hijyeni çok önemlidir.

Uyku hijyeni ile ilgili bilinmesi gerekenler şunlardır: 
 
1. Uyku gelmeden yatağa gidilmemelidir.

2.  Uyumak için yatağa gidildikten yarım saat sonra halen uykuya dalınamıyorsa, yataktan kalkılmalı ve tekrar uyku gelince yatağa gidilmelidir.

3.  Yatak odası sadece uyumak ve cinsel aktiveteler için kullanılmalıdır.

4. Olabildiğince yatma ve kalkma saatleri aynı olmalıdır. Güçlü bir uyku – uyanıklık döngüsüne sahip olmak için bu gereklidir.

5. Yatma saatlerine yakın aşırı çay, sigara, kahve, kafeinli içecekler ve alkollü içecekler tüketilmemelidir.

6. Yatmadan önce aşırı aç ya da aşırı tok (çok yemek yiyerek) olunmamalıdır.

7. Yatma saatlerine yakın aşırı zihinsel ya da fiziksel aktivitelerde bulunmamalıdır.

8. Gün içinde uyunmamalıdır.

9. Yatmadan önce uykuya dalmayı kolaylaştıracak aktiviteler yapmayı alışkanlık haline getirmek, ya da yatmadan önce uykuyu çağrıştıracak ritüelleriniz olsun. (ılık süt içmek, papatya, melisa, ada  çaylarından birisini içmek, kepek ekmeğinden bir dilim almak çünkü kepek, serotonin hormonu üretimini artırarak uykuya katkıda bulunur. Duş almak, dişlerinizi fırçalamak v.b.)

10. Yatak odasının ısı, ışık ve ses özellikleri uyumak için uygun olmalıdır. Yatak odanızın atmosferinin uykuya elverişli olduğundan emin olun. Çok sıcak ya da çok serin hava, gürültü, sigara dumanı ve havasızlık uykuyu bozar. Yatak odalarında ideal sıcaklık 16-18 olarak derecedir.

11. Sabahları kalktığınızda dışarı çıkmak ve yüzünüzü 15 dakika güneşe dönmek, vücut saatinizi ayarlamanıza yardımcı olur.

Uykusuzluk terapisinde gevşeme teknikleri, düzenli egzersiz, bilişsel davranışçı terapiler, EMDR, hipnoz, uyaran kontrolü gibi yöntemler kullanılabilmektedir. Uyaran kontrolünde kişinin yatakta kalma süresi olabildiğince kısıtlanarak uyku kalitesi yükseltilmeye çalışılır.

 Son olarak şunu belirteyim; Uykusuzluk bir nedendir, belirtidir. Tedavi edilmediği zaman başka rahatsızlıkların önünü açabildiği gibi belki de var olan psikolojik rahatsızlığın daha da uzamasını da sağlar.  Uyku sorunu yaşıyorsanız, nedenlerini ve çözüm yollarını bulmak, konuşmak, altında yatan dinamik durumları düzeltmek için terapi almanızı tavsiye ederim.

Sevgiyle ve sağlıcakla kalın J
 
  Erol AKDAĞ
Klinik  Psikolog