Takıntılara takılmamak (OKB)

Obsesyon (takıntı-saplantı): İnsanın zihnine irade dışı gelen, kişinin bunların saçma olduğunu bildiği halde iradesiyle uzaklaştıramadığı, inatçı bir şekilde tekrarlayan, kişinin zihnine sakız gibi yapışan, tekrar tekrar zihninize gelen düşünceler, hayaller, istekler veya sık sık ortaya çıkan rahatsız edici kaygılardır. (Tabiri caizse zihinsel geviş getirmedir.) Aklınıza gelmemesi için uğraşmanıza rağmen aklınıza kendiliğinden gelirler veya belli durumlar ve ortamlarda kendiliğinden ortaya çıkarlar ve sıklıkla sıkıntıya neden olurlar.

Obsesyonların (takıntıların) 5 temel özelliği vardır.  Bunlar:  1. Zorlayıcıdırlar. Aniden ve isteğinizin, iradenizin dışında gelirler. 2. İstenmezler. İstenmeyen düşüncelerdir ve rahatsızlık verirler.  Davetsiz ve istenmeyen misafir gibi gelirler. 3. Kontrolleri güçtür. 4. Dirençlidirler.  Takıntılı düşünce geldiği zaman düşmeyen dirençli tansiyon hastalığı  gibi inatçılık gösterir,  o  rahatsızlık veren düşünce sakız gibi yapışır.  O düşünceyi atmaya çalışırsın eline yapışır adeta, atamazsın. 5. Ego distoniktirler  yani benliğe yabancıdırlar. O gelen düşünce kimliğinize, kişiliğinize, yaşantınıza terstir, aykırıdır.

Obsesif insanlar kendilerine gelen düşüncelerin, kaygılarının aşırı, hatta mantıksız olduklarını da bilirler ama buna rağmen obsesyonlardan (takıntılardan)  kendilerini alıkoyamazlar.

Obsesif insanlar takıntılarından kendilerini kurtarmak için yaptıkları, kendilerini yapmak zorunda hissettikleri bir takım ritüelleri (davranışları)  vardır. Biz bunlara zorlantı, kompülsiyon  diyoruz. Bu kompülsiyonları (ritüelleri)  yapmaktaki amaç takıntının etkisini azaltmak, yok etmektir. Nötrleştirme eylemidir  de diyebiliriz.

Nötrleştirme Örnekleri;  El yıkama, sayı sayma, bir hareketi belli sayıda tekrarlama, kontrol etme davranışları (kapıyı  kilitledim mi, ocağı kapattım mı?  gibi) tekrar  tekrar  soru sormak.

İnsanlar bir tehdit hissettiklerinde sıkıntıları, endişeleri artar. Bu durumdan kurtulmak için bazı eylemler, ritüeller, davranışlar yaparak bu tehditle baş etmeye çalışırlar bu ritüeller kompülsiyondur.

İlk başlarda bu ritüeller işe yarar ama sonrasında kabak tadı vermeye başlar. Burada asıl sorun bence şudur ki; kompülsiyonlar  ve obsesyonlar gerçek  tehditi  görmenizin önüne geçmesidir.

Bir davranışın kompülsiyon (nötrleştirme) olup olmadığını nasıl anlarız?

  1. Verilen tepki kasıtlıdır, tekrarlar  ve aşırıdır. Zaman geçtikçe davranışlar isteyerek ve kasıtlı yapılır. Takıntılardan farkı da budur zaten. Takıntılar isteyerek oluşmaz. Sıklığı da aşırıdır. Emin olmak için çok kez sorar ve yaparsınız.
  2. Ritüeli (davranışı) yapmak için içinizde şiddetli istek duyarsınız, içinizde şiddetli baskı hissedersiniz.
  3. Kontrolü kaybettiğinizi hissedersiniz.
  4. Ritüeller (davranışlar) olumsuz his, düşünce ile mücadele etmek  için, o duygu ve düşüncelerin bizden  uzaklaşması için gerçekleştirilir.

Obsesif insanlar takıntılarından kurtulmak için genellikle şunları yapmaktadırlar:

  1. Kaçınma davranışları sergilerler.
  2. Kendilerine bu düşüncelerin, hislerin önemli olmadığına  ikna etmeye çalışırlar.
  3. Dikkatlerini başka şeylere çevirirler. (film izlemek, kitap okumak, temizlik yapmak v.s)
  4. Düşünceyi durdurmaya çalışırlar.
  5. Düşünceyi değiştirmeye, yeniden çerçevelemeye çalışırlar.
  6. Kendilerini suçlarlar. Sen şunları şunları yaptın Allah’ta sana bu musibeti verdi gibi.

OKB’nin Nedenleri:

Ailesel faktörler; daha çok katı bir disiplinle yetiştirilmiş kişilerde görülür.
‘Takıntı Zorlantı Bozukluğu’ olarak da geçen bu rahatsızlık aslında iç dünyamızda yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunun işaretidir. Çatışmalarımızla yakından ilintilidir. (Yoğun boşluk, yetersizlik hislerini yaşamamak için semptom oluştururlar bu semptomlar genellikle okb şeklinde semptoma dönüşür.)
İlk çocukluk yıllarında anne – babaya karşı düşmanca hisler hissettiğinde, bu düşünceleri düşündüğünde zihin yapısı şuna inanır; eğer bunları düşünüyorsan bunu yapmışsın demektir, yaptıysan suçlusun, suçluysan da cezalandırılacaksın şeklinde üçlü mantık oluşur. Çocuktaki negatif düşüncelerin baba tarafından fark edileceği, bunun üzerine babanın gelip çocuğu cezalandırılacağına dair korku ve endişe çıkar. Okb de böyle bir mantığın devamı vardır. Mesela kişi elinin kirlendiğini düşünür, o kirlilik olmasa bile elini kirlenmiş olarak hisseder. Ve yıkanmadığı, arınmadığı müddetçe de sanki kirlilik devam edecekmiş gibi hisseder. Ya da çocuğunun başına bir şey geleceğini düşünür. Dua okumazsa çocuğu ölecektir. Çocuğunun başına bir şey gelmesin diye onu yapar. Gerçeklikle hiçbir alakası olmayan his onu kontrol etmeye başlar.
Kişinin iş yaşamında, ya da özel yaşamında zorlandığı dönemlerde alevlenmeler görülür. İlk kez evden ayrılma, boşanma, ilişki sorunları, gebelik, çocuk doğurma, gebeliğin sonlanması, kişinin yaşamındaki sorumlulukların artması, sağlık sorunları gibi önemli yaşam olayları OKB nin başlamasında ya da artmasında önemli rol oynar.

OKB ‘nin Tedavisi:

Önce şunu bilmekte fayda var.  Okb bir günde başlamadı bir günde bıçak keser gibi bitmeyecektir.  Verilen ödevler mutlaka yapılmalıdır. Terapistin verdiği ödevleri, uygulamaları yapmamak kilo sorunu için diyetisyene gidip verilen programa uymamak gibidir.

Obsesyonların dilini anlamak, anlamaya çalışmak çok önemlidir. Obsesyonlar ne anlatmaya çalışıyor Bu obsesyonlar ne anlama geliyor? Neyin yolunda gitmediğini söylüyor? Bunu  terapistinizle  beraber bulmaya, anlamaya çalışılmalısınız.  Danışanlar, Okb’nin niçin oluştuğunu ve devam ettiklerini anladıklarında, okb nin mantığını çözdüklerinde  genelde rahatlıyorlar  ve okb leri ya bitiyor ya da azalıyor.

Obsesyonların gelmesi sizinle alakalı değil ama nasıl tepki verdiğiniz sizinle alakalı. İyileşmenizin  gücü Obsesyonlara nasıl tepki verdiğinizde gizli olduğunu unutmayın. Bir takıntıyı önemli düşünce  olmaktan çıkarıp önemsiz düşünce  kategorisine koymalısınız. İnsan beyni sürekli filtreleme yapar. Beynimizin Önceliği  hayatta kalmayla ilgili öncelik sıralaması yapar. Önceliklerimizin yerini değiştirmeliyiz.   Yani;  Öncelik,  önem sırasını değiştirmelisiniz.  Bunun için;  1. Takıntılı düşüncenin hatalı yorumunu dengeli , doğru değerlendirmeyle yer değiştirmelisiniz.  2.  Kompülsiyonları, nötrleştirmeleri ortadan kaldırmalısınız. 3. Ne kadar kötü, iğrenç, pis olursa olsun takıntıları kendi haline bırakabilmeyi öğrenmelisiniz.

Zihin kontrolü paradoksu diye bir kavram var ne demek bu.  İnsanlar bir düşünceyi ne kadar kontrol etmeye çalışırlarsa kontrol etmekte o kadar fazla zorlanırlar. Obsesyonları (takıntıları) bastırmayı bırakmalısınız. Bastırma eylemi, istenmeyen düşünce ile daha fazla meşgul olmaya neden olur.  Bir düşünceyi bastırmaya çalıştığınız zaman o düşünceyle ilgili herhangi bir şeye aşırı duyarlı hale gelmeye başlarsınız. Kompülsiyonları uyguladığınızda da bilinçdışı size o takıntıyı hatırlatır. Çünkü onunla bağlantı kurmuştur.

Obsesyonlara (takıntılara) yüklediğiniz anlamı yeniden çerçeveleyin. Yeniden yapılandırın. Yüklediğiniz anlamı gerçeklik olmaktan çıkartıp olasılığa dönüştürün.

Obsesyonlarınıza hayret edin. Ne kadar korkunç bir düşünce Allah’a şükür o davranışı yapanlardan değilim.  Zihnim güzel düşünceler yanında nahoş düşünceler de üretebiliyor ilginç .

Takıntılı kişilerle, takıntılı olmayan kişiler arasında en önemli fark; takıntılı kişilerin, istenmeyen zorlayıcı düşüncelerin içine fazla girmeleridir. Takıntıyı önemsemeleridir.  Obsesyonlara ne kadar değer verirseniz o kadar artar. Hiç önem vermezseniz biterler.  Takıntıları büyük olarak görürseniz büyürler, küçük olarak görürseniz küçülürler.  Onlardan korkarsanız çoğalırlar  ve sizi hasta ederler. Obsesif insanlar,  korkunç sonla karşılaşmamak için takıntılarını kontrol etmeleri gerektiğine inanmalarıdır.  Halbuki şöyle düşünseler  yapabilecekleri ama gerçekte yapmayacakları  bir davranışı düşünün.  Metroda ya da metrobüste  avazınızın çıktığı bağırmak ya da şarkı söylemek bunları gerçekleştirme olasılığınız ne kadarsa o kötü ve iğrenç takıntıları gerçekleştirme olasılığınız da aynıdır.

Bir düşünceyi kontrol etmenin alternatifi onu önemsememektir. Ya da takıntıyı serbest bırakmaktır. Takıntıyı  kendi haline bırakmak başlangıçta zordur. Genellikle insanlar onu kontrol etmeye, bastırmaya ya da uzaklaştırmaya çalışırlar. Takıntıların kendiliğinden gelmesine ve gitmesine izin verin.

Düşünce ile eylemi birbirinden ayırmak gerekir. Obsesif insanlarda düşünce eylem kaynaşması füzyonu  vardır. Bir şeyi düşündüysem gerçekleştirmişim gibi. Danışanların bunu fark etmeleri  terapide önemli bir adımdır. Bir şeyi düşünmek onu yapmak demek değildir. Bir parça baklava yemeyi düşünmek sonra ben diyetteyim diyerek vazgeçmek  ya da sinemaya gitmeyi düşünüp sonra yorgunum başka zaman giderim diyerek vazgeçmek gibi. Düşünmek ve eyleme dökmenin farklı şeyler olduğunu anlamlandırmaları terapide önemlidir.

Obsesyonlarınızla mücadele etmek obsesyonlarınızı sonlandırmak istiyorsanız duygu regülasyonunuzun iyi olması gerekir. Bunun için Stresi azaltmanız gerekiyor. Stresliyken, duygu regülasyonunuz iyi değilken obsesyonlarla baş etmeniz zor olacaktır.

Obsesyonlardan kurtulmak için kullanılan geçici çözümler (kompülsiyonlar) kısa vadede kazanç sağlar fakat uzun vadede sıkıntı oluştururlar. Geçici çözümler olmadan obsesyonlarla (takıntılarla) yüzleşmek kısa vadede sıkıntı  verse de  uzun vadede kazanç sağladığını unutmamak gerekir. 

Son olarak; Obsesyonlar (takıntılar) günlük hayattaki endişelerden, yaşanılan travmalardan kaynaklandığını biliyoruz.  Bunların en iyi tedavilerinden  birisinin de  EMDR olduğunu söyleyebilirim.  Obsesyonlarınızla baş etmekte zorlanıyorsanız, obsesyonlarınız günlük hayat kalitenizi bozuyorsa ve iş, aile, eğitim, ev ilişkilerinizde sorunlara dönüşüyorsa terapiye gitme zamanı gelmiş demektir.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Nemfomani (Hiperseksüalite)

Nemfomani (Hiperseksüalite)

Nemfomani; doyumsuzluğa varan aşırı seks düşkünlüğüdür. Ateşi sönmeyen insanlardır.  Argodaki karşılığı “azgınlık” olarak tanımlanır.  Cinsel davranışlarını kontrol altına alamadıkları  bir durumdur. Nemfomani  kadınlarda hiperseksüaliteye verilen spesifik isimdir. Erkeklerdeki karşılığı ise satiriasis olarak adlandırılır.

Nemfomani kelimesi kökenini,  Yunan mitolojisinden alır. Yunan mitolojisinde “nymph” güzel genç kadınlara benzeyen ve doğada saklandığına inanılan ruhlara verilen isimdir. “Mania” ise çılgınlık, heyecan, aşırı coşku gibi anlamlara gelir. Rahatsızlık, aşırı sık seks isteği veya aniden artan libido ile karakterize edilir.

Nemfomaniyanın belirtileri doymak bilmeyen cinsel isteklilik ve güçten düşene kadar mastürbasyon yapmaktır. Bu kişiler orgazm oldukları halde cinsel tatmine ulaşamazlar.

Farklı  partnerlarla  yineleyici cinsel etkinliklere girme dürtüsünü yenemedikleri için bu durum bir çeşit bağımlılıktır. Cinsel duygu ve istekleri kişiyi adeta köleleştirir.  Bu nedenle sürekli istekli olurlar. Fakat bu durum öyle bir hale gelir ki kişi günlük hayatında problemler yaşamaya başlarlar.

Tek bir eşle yetinemeyen, normalin üzerinde cinsel ilişki kuran ve seçici olamayan bu insanlar  genellikle sürekli bir ilişkiye sahip olamazlar. Nemfomani rahatsızlığı olan bir kişi sekse takıntılıdır veya anormal derecede yoğun bir cinsel dürtü yaşar.

Nemfomaniya sık sık cinsel değişiklik aramak olmadığı gibi cinsel gücün çok yüksek olduğunu anlamına da gelmez. Aksine bu kişiler sürekli  tatminsizlikten muzdariptirler. Ayrıca orgazm olduktan kısa bir süre sonra tekrar cinsel istek duymak ve eşini tahrik edip sekse davet etmek nemfomani değildir.

Cinsellikle ilgili düşünceler  sürekli beyinde bulundurdukları  ve cinsellikten başka hiçbir şeyle ödüllendirilmeyeceklerinin  mesajlarının verildiği bir rahatsızlıktır.  

Ancak sevişmeden büyük zevk alan veya üst üste birkaç orgazm yaşayabilen her insan “seks düşkünü” olarak görülmemelidir.

Hiperseksüel insanlar kendi sosyal konumuna, saygınlığına, bulunduğu ortama uygun olmayan cinsel ilişkilere sık girer ve hayatı boyunca beraber olmayacağı insanlarla birtakım cinsel ilişkiler yaşar ve zamanla bundan suçluluk duymaya başlar.

Seks bağımlılığı yaşayan insanlar olarak adlandırılırlar. Tipik davranışlar arasında kontrol edilemeyen mastürbasyon, sürekli pornografi kullanımı, teşhircilik, röntgencilik, Çoklu ilişkiler, Güvensiz, rastgele seks yapmak, cinsel partnerler,  tek gecelik ilişkiler,  aşırı seks yapma eylemi  ve cinsel dürtülere direnememe sayılabilir.   

İnsanlar  seks bağımlılıklarının  genellikle  hayatlarını  kötü etkilemeye başladığı zaman  bir terapiste ya da doktora  başvururlar.

Seks bağımlılığı alkol ve uyuşturucu bağımlılığı gibi kişinin itibarını, prestijini yok edebilmektedir.

Hiperseksüalite 25-50 yaş grubu arasında  daha sık görülür.

Hiperseksüel  insanların  kişilik yapıları incelendiğinde, borderline  veya  narsistik yapı, kendine hayran olma, kendini büyük görme ve bağımlı bir kişilik yapısı görülmektedir.  

Çabuk demoralize olan, sıkıntıya gelemeyen ve sıkıntısını giderme adına sürekli arayışlar içinde olan insanlardır.  Kendilerini  genellikle  seksle yatıştırırlar.

Karşısındaki insanı 15 dakikada göklere yükseltip ardından on gün sonra da yerin dibine geçirebilirler. Sınır sorunu yaşarlar, nerede duracaklarını genellikle bilemezler. Duygu durumları labildir genellikle.

Hayata bakış açıları genellikle karamsardır ve kendilerini acındırma gibi bir ruh hali içindedirler.

Hemcinsleriyle araları genellikle iyi değildir, kötüdür.

İlgilendikleri  tek konu pornografidir.

Seksüel eylem ön plandadır. Cinsel aktivitede duygusal tatmin aramazlar.

Partnerlerinin  yakışıklılığı, çekiciliği önemli değildir. Mühim olan eylemdir,  İlişkidir.

Aşırı seks düşkünlüğü insanlarda cinsellik dışı tüm duyguları baskılar, iradeyi, aklı ve ahlaki değerleri ayaklar altına alıp, kişiyi yalnızca karşı cinsin peşinde koşan biri  haline  getirir.

Orgazmla birlikte gelmesi gereken rahatlama ve gevşeme olmaz ve cinsel gerilim hali sürer. Kişinin istediğini elde edemediğinde ortaya çıkan sıkıntı, endişe, huzursuzluk ve öfke ile karakterize edilen cinsel öfke bozukluğu  yaşayabilmektedirler.

Orgazm anında normal insanlar kadar büyük bir coşku da duymazlar ve doruk noktaları çok yüksek olmadığı gibi ardından gelen rahatlama da çok yetersizdir. 

Çocukluğunda sevgisiz ve güvensiz bir ortamda yaşamış hiperseksüel  insanlar  çocuklukta bulamadıkları ruhsal ve bedensel sıcaklığı sürekli değişen eşlerde ararlar. Bu nedenle gerçek doyumu bulamazlar.

Çocukluktan gelen bu güvensizliğin şaşmaz belirtilerinden biri olarak sürekli kendilerini kanıtlamak ve yeni partnerler  bulmak  gereksinimi duyarlar.

Bu nedenle bu bağımlılık kötü bir çocukluk geçirmiş, parçalanmış aile ortamında büyüyen insanlarda daha çok görülür.

Davranışı durdurma, azaltma veya denetleme amaçlı çok sayıda başarısız girişimleri olabilmektedir.

Hiperseksüalitenin nedenleri :

                -Çocukluğun sevgisiz ve güvensiz bir ortamda yaşanmış olması, 

               – Bazı kadınlar için seks, çocukluk istismarı veya travması ile bir başa çıkma mekanizması olabilmektedir.

               -Ruhsal bozukluklar,

               -Kalıtım yani genetik faktörler, 

               -Organik beyin hastalıkları, 

              – Beyinde bulunan doğal kimyasallarda dengesizlik. Beyinde bulunan serotonin, dopamin, norepinefrin gibi nörotransmitter olarak isimlendirilen bazı kimyasallar, kişilerin ruh halini düzenlemeye yardımcı olur.  Bu kimyasalların yüksek seviyeleri, hiperseksüalite ile ilişkili olabilmektedir.

               -İç salgı bezleri düzensizlikleri vb.

Nemfomani Benzeri Durumlara Yol Açan Nedenler  de vardır
                -Kadınlarda yaş dönümü yılları,

                -Hormonal dengesizliklerin yarattığı ruhsal bozukluklar ve bunalımlar,

                -Şizofreni, mani gibi dürtü kontrolünün kaybolduğu psikotik durumlar,

                -Borderline kişilik bozuklukları,

                -Amfetamin veya kokain gibi ilaçlar ve uyuşturucular,

                -Kafa travmalarından sonra özellikle frontal lob hasarları,

                -Temporal lob epilepsileri,

                -Genital egzema vb. durumlarda da hiperseksüalite davranışları  görülebilir.

                Bu tür durumlar  nemfomani sayılmaz.

Nemfoninin Olumsuz sonuçları:

  • Ailevi sorunlar  ve boşanmalar daha sık görülmektedir.
  • Finansal problemler yaşayabilmektedirler.
  • Röntgencilik ve teşhircilikte olduğu gibi çevreye zarar verme davranışları görülmektedir.
  • Cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanma oranları daha yüksektir.
  • Yasa dışı (illegal) davranışlar sergilerler.

TEDAVİSİ:

                -Nemfomaninin tedavisi zordur. Tedavi, altta yatan nedene göre değişebilir.

                – Öncelikle danışanın  dengeli bir ruh hali  içinde olması yani duygu regülasyonunun sağlanması gerekir.

                -Sıkıntıyı gidermek için birtakım ilaçlarla tedavi  ve ardından cinsel  terapi gerekir.  (Psikiyatristle beraber çalışılması gerekir.)

                -Tedavi minimum 6 ay sürebilmektedir.

Dürtü kontrolü sorunu  yaşıyorsanız,  cinsel davranışlarınızın  kontrolden çıktığını hissetmeye başladıysanız, kontrolsüz cinsel davranışlar nedeniyle  kendinize ya da çevrenize  zarar verebileceğinden korkuyorsanız, ya da zarar veriyorsanız  profesyonel bir yardım alma zamanınız gelmiş demektir.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Çocuklarda mahremiyet eğitimi

    Çocuklar ve gençler  birbirlerine nasıl davranacaklarını, ilişkilerde nelere dikkat etmeleri gerektiğini  kavrayamadıklarını ve bir bocalama içerisindedirler. Bu sorunun suçunu sadece çocuklara ve gençlere yıkmanın kolaya kaçmak olduğunu bildiğimden gerek ebeveynler olarak gerekse de eğitimciler olarak herkesin üzerine düşen görevler olduğu anlayışıyla kanayan yarayı en azından pansuman etmek amacıyla bu yazıyı kaleme almış bulunmaktayım. Cinsel tacizlerin/İstismarların, akran zorbalığının arttığı günümüzde çocukları korumanın ilk adımı onlara mahremiyet eğitimi vermenin ne kadar önemli olduğu gerçeği anlaşılmaktadır.  Bu eğitim sayesinde onlar kendilerinin ve başkalarının özel alanını korumayı öğrenerek daha sağlıklı bireyler olabilirler.  Mahremiyet eğitimini alan çocuklar kendi özel alanını bilir, bu alanını korur ve başkalarının özel alanlarına da saygı gösterirler. Bu durum, aynı zamanda çocuğun sağlıklı bir kişilik gelişimine zemin de hazırlar.

 Mahremiyet bilinciözel hayata saygıyı,  Başkasının hakkını korumak kadar, kendi hakkına tecavüz edilmesini engelleme bilincidir. Mahremiyet eğitimi, cinsel eğitimden daha kapsamlı bir kavramdır. Cinsel eğitim, çocuğun kendi cinselliğini tanıması, gelişim sürecinde cinsellikle ilgili yaşayacağı fiziksel ve duygusal farklılıkları öğrenmesi yanında, anne babasına sorduğu cinsellikle ilgili soru ve cevapları kapsar. Mahremiyet eğitimi ise cinsel bilgilerin yanında daha çok kendisinin ve diğer insanlarının özelinin/özel alanının farkına varması, sosyal hayatın içinde kendi özel alanını koruması, diğer insanların özeline saygı duyması, kendisi ile çevresi arasında sağlıklı sınırlar koyması gibi bilgileri içerir. Mahremiyet çocuklara sınırları öğretmektir aynı zamanda. Mahremiyet eğitimi öncelikle anne baba tarafından verilmelidir. Bu eğitimin verilmesi çocuğun ruhsal ve cinsel açıdan korunması adına çok önemlidir. Çocuğa mahremiyet eğitimi verirken aşağıda belirtilen konulara dikkat edilmelidir.

1.  Özel Alan Tanımlama: Çocuğun kendi mahremini, özel alanını koruyabilmesi için öncelikle bu alanı çocuğa tanımlamak gerekir. Vücudun kişiye özel olan bölgeleri, bu bölgelerin gizlenmesi gerektiği çocuğa iki yaşından itibaren yavaş yavaş anlatılmalıdır. Bu alanın başkalarından gizlenmesi ve anne-baba  ve  doktorlar (anne -babanın bilgisi dahilinde)  dışında bu bölgeye kimsenin dokunmaması gerektiği çocuğa öğretilmelidir. Bu alanların kişiye özel olduğu belirtilmeli ve kimseye gösterilemeyeceği  anlatılmalıdır. Çocuk, kendi özel alanını korumayı, başkalarının da özel alanlarına dokunmamayı ve bakmamayı öğrenecektir. Bedenin de bir mahremiyeti vardır. Vücudun belli bölgelerinin başkaları tarafından görülmesi ve dokunulmasının doğru olmadığı, aynı zamanda bizlerin de başkalarının belli bölgelerine bakmamamız ve dokunmamamız gerektiği  3-4 yaşlarından itibaren çocuklara anlatılmalıdır. Modern ve rahat olma adına bazı ebeveynler, çocuklarının yanında çok açık kıyafetler giyinip, oldukça rahat hareket edebilmekte, çocukları insan bedenini tanısın diye birlikte çıplak banyo yapıp, tuvalete birlikte girebilmektedirler. 6-7 yaşlarından itibaren çocukların tek başına banyo yapmasına fırsat tanınmalıdır. Siz ancak çocuğunuzun tam temizlenmediğini düşünüyorsanız, duştan çıkmadan önce yardımcı olunuz.  Ancak bu durumda da çocuğun iç çamaşırı mutlaka üzerinde olmalıdır. Yine bu yaşlardan itibaren banyoda, kız çocuğa annesi, erkek çocuğa da babası yardım etmelidir.

2.  Odanıza İzin Alarak Girmesi Gerektiğini Öğretme:  Çocuklara dört-beş yaştan itibaren anne-babanın odası kapalı ise odaya kapıyı çalarak ve izin alarak girmesi gerektiği öğretilmelidir. Çünkü bu oda anne-babanın özel alanıdır ve özel alanlara girişte izin alınır. Ebevenler de Çocuğun odasına girerken kapısının çalınması ve izin almadan içeri girilmemelidir. Bu davranış  çocuğa iyi bir model oluşturacaktır. Odaya izinsiz girdiğinde çocuğa, “Odamızda giyiniyor olabiliriz, bu yüzden kapı kapalı ise tıklatıp izin alarak içeri girmelisin şeklinde” açıklama yapılabilir. Çocuklar odaya gizlice girip saklanmayı veya kapı deliklerinden içeriyi gözetlemeyi oyun gibi kabul edip severler. Başkasını gizlice gözetlemenin ileride ciddi ahlaki sorunlar oluşturabilecek bir durum olduğu unutulmamalı ve bu konuda çocuklar uyarılmalıdır.

3. Tuvaletin Kapısını kapalı Tutması Gerektiğini Öğretme:  Çocukların iki yaşında tuvalet alışkanlığını kazanması, en geç dört yaşında tuvalet sonrası temizliklerini yapmayı öğrenmesi beklenir.  Anne-baba bu dönemleri dikkate alıp çocuğa tuvalet eğitimi verebilir ve eğitimin bir parçası olarak tuvalette yalnız olunması, başkalarının göreceği şekilde tuvaletini yapmaması gerektiği çocuğa anlatılabilir. Çocuk oturak (lazımlık) kullanıyorsa, bu oturak evin ortak kullanım alanlarına konmamalı, tuvalet ya da banyoda kullanılmalıdır.

4. Çocuğun Özel Alanlarına Saygılı Olma:  Çocuğu küçük yaştan itibaren  başkalarının yanında giydirmemek, altlarını değiştirirken bile bir başka odaya götürmek çocuğun mahremiyetine saygıyı gösterir.  ”Daha küçük” diye düşünerek çocuğu iç çamaşırına varıncaya kadar başkalarının önünde soyup giydirmek doğru değildir. Özellikle dört-beş yaşından sonra çocuğu iç çamaşırı ile yıkamak, iç çamaşırı çıkarırken ve temizlerken gözleri kısarak ya da başı hafif yana çevirerek o alana saygı gösterdiğimizi hissettirmek çocuklarda mahremiyet duygusunun gelişmesine katkı sağlayacaktır. Yedi yaşından sonra banyoda çocukların kendi mahrem alanlarını kendi temizlemelerine fırsat tanımak da mahremiyet duygusunun gelişimi açısından güzel olacaktır. Yine kardeşleri dört-beş yaşından sonra birlikte banyoya sokmamak, sokulması zorunlu olan durumlarda ise onları iç çamaşırları ile yıkamak gerekmektedir. Sağlıklı bir mahremiyet duygusu açısından çocuğun başkalarının önünde elbiselerini çıkarmaması, giyinip soyunmaması gerektiği ayda birkaç defa tekrar edilerek çocuğa hatırlatılmalıdır. Tabi ki anne- babanın da çocuğun görmeyeceği bir alanda giyinip-soyunması da çocuğun bütüncül bir mahremiyet duygusu geliştirmesi açısından önemlidir.

5. Çocuğun Cinsel Organlarını Sevgi Objesi Yapmama: Küçük çocukların cinsel organlarına dokunarak, onları konu yaparak sevmek doğru değildir. Çünkü bu durum, onların özel alanlarının ihlalidir. Çocuk bu şekilde hem mahremiyet ihlaline uğramış olur, hem de başkalarının özel alanlarının kullanılarak onlara şaka yapılabileceği inancını taşır. Ayrıca çocukları cinsel organlarını konu ederek sevmek, onları kendilerini kötü niyetli yabancılardan korumak konusunda etkisiz kılabilir. Çocuk, bir başkası özel alanına dokunmak istediğinde bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunun ayrımını yapamayabilir. Bu sebeple bezlemek, pişik kremi sürmek ve temizlemek durumlarında bile abartıya kaçmamak, aşırı baskı uygulayarak silmemek, çocuğun cinsel organlarıyla oynamamak daha doğrudur. Çocuğun cinsel organlarını şaka konusu yapmak, göstermesini istemek, onlara dokunmaya çalışmak çocuğun cinsel kimlik gelişimi açısından oldukça sakıncalıdır.

6. Özel Mekan Tanımlama: İlkokul dönemi ile birlikte çocuklar için evde bir çekmece ya da sepet belirlenip, çocuğa özel eşyalarını buraya koyabileceği söylenebilir. İlk başlarda çocuklar buraya gerekli gereksiz birçok şeyi koyabilir, ancak zamanla daha seçici davranacaklardır. Onun bu özel alanını anne-babanın izin alarak kullanması çocuğun özel alan düşüncesini pekiştirir. Ergenlik dönemi ile birlikte gençler, kilidi olan daha güvenli özel alanlar talep edebilirler. Ergenler yalnız kalmak isteyebilirler, çocukluk dönemine göre daha utangaç olabilirler. Vücudunu anne-babasından gizlemek isteyebilirler. Onların bu taleplerini normal karşılamak, özel alanlarına izinsiz girmemek, telefonlarını karıştırmamak, günlüklerini okumamak daha doğru bir davranıştır. Birisinin eşyasına dokunmadan, bir şeyi  ödünç almadan önce izin istemek gerekir. Küçük çocuklarda sınır tanımadan izinsiz şekilde eşyaları elleme ve dokunma davranışına sık rastlanır. Anne babalar bu duruma hiç müdahale etmezlerse, çocukta gerçek sahiplik duygusu ve hak kavramları gelişemez. Başkasının mektuplarını açmak, izin almadan mesajlarını, e-maillerini okumak doğru değildir. Ebeveyn ancak çocuğun zarar gördüğünü düşündüğü durumlarda, olan biteni anlamak için izin almadan onun mesaj ve  e-maillerini okuyabilir. Bunun dışında sadece merak için yazışmaların okunması doğru değildir.

7. Ebeveynle ve Kardeşle Yatakları Ayırmak: Bebeğin yatağının anne-baba yatağından ne zaman ayrılacağı tartışmalı bir konudur. Kimi psikoloji ekolleri çocuğa dilediği kadar müsaade ederken, kimi yaklaşımlar ise daha katı bir yaklaşımla çocuğun odasının ve yatağının ayrılmasını savunmaktadır. Bu konuda genel yaklaşım şu şekildedir: Altı aya kadar çocuk annesi ile yatabilir. Altı aydan sonra ise annesi ile aynı odada yer yatağında ya da beşikte yatabilir. İki yaşla birlikte çocuk yavaş yavaş bağımsızlığını kazanır ve kendi başına yemek yemeye, yolda kendi başına yürümek istemeye başlar. Bu dönem gelişim olarak da çocuğun odasının ayrılabileceği bir zamandır. Ancak yalnızlık, anneden ayrılma, karanlık gibi konularda aşırı duyarlı ve kaygılı olan çocukların zorla yataklarını ayırmak doğru değildir. Öncesinde var olan kaygılar uzman yardımı ile giderilmeli, sonrasında yatak ayrımına gidilmelidir. Bence bu konuda en doğru olanı çocuk doğar doğmaz yatak ve odanın ayrılmasıdır. Bizim kültürümüzde özellikle anneler bebekleri yanlarından pek ayırmak istemezler. Bu durumda 2 yaşına kadar bebek aynı odada olsa da, mutlaka yatağı ayrı olmalı ve mümkün olan en kısa zamanda odası da ayrılmalıdır. Birlikte aynı yatakta yatan kardeşlerin yataklarını ise dört-beş yaşından itibaren ayrılmalıdır.

8. Kız ve Erkek Çocukların Odalarını Ayırma: Kız ve erkek kardeşlerin ilkokul dönemiyle birlikte odaları ayrılmalıdır. Çünkü beraber bulundukları odada, giyinip soyunurken, yatarken, temizlenirken birbirlerinin özel alanını ihlal edebilirler. Ayrıca okulla birlikte çocuklara vücudunun dışında iç çamaşırlarının belki de özel eşyalarının (günlük vb.) bulunduğu bir özel alan da gerekebilir. Bu alanın farklı odalarda olması daha doğru olacaktır. Yer darlığı gibi sebeplerle bu konu ertelenmemelidir. Gerekirse diğer bir odada bir köşe oluşturularak çözüm bulunmalıdır. ‘Onlar kardeş bir sorun olmaz’ diye düşünmek kadar, bu konuda aşırı kaygılı davranıp endişelerimizi çocuklara hissettirmek de sakıncalıdır.

9. Özel Alan İhlallerine Tepkinizi Belli Etme: Çocukla birlikte dışarıda gezerken veya televizyon izlerken aniden karşımıza mahremiyet ihlali içeren sahneler ve durumlar çıkabilir. Bu gibi durumlarda çocuğa bir şey demeden onun duyacağı şekilde mahremiyet ihlali yapan kişiye tepki belli edilebilir. Örneğin bir televizyon sahnesinde arkadaşlarının mahrem alanına şaka amaçlı dokunan kişiye seslice kızılabilir. “İnsanların özel yerlerine dokunulmaz” gibi cümlelerle tepki belli edilebilir. Böylece çocuk anne-babanın tepkilerini modelleyerek mahremiyet ihlallerine karşı duyarlı hale gelir. Çünkü çocuklar anne-babaların kendilerine değil de başkalarına verdikleri tepkiler yoluyla daha kolay öğrenmektedirler.

Suistimal ve tacize karşı çocuklar nasıl eğitilmeli?

Çocuklar, “Kötü niyetli kişi ve davranışları” konusunda bilgi birikimine sahip değildirler. Kötü niyetli kişiler bazen bir komşu, hiç umulmayan bir tanıdık veya çocuğun en sevdiği bir öğretmen olarak çocuğun karşısına çıkmakta ve çocuklar bu kişilerin anormal davranışlarına nasıl karşılık vereceğini şaşırmaktadırlar.  Anne babalar çocuklarının başlarına bir şey gelecek endişesi ile, kötü niyetli kişilerin kimler olabileceğini anlatmak isterler. Ancak, kötü niyetli kişilerin kimler olabileceğini ve kötü niyetli kişilerin nasıl davranacağını çocuklara erken yaşta aktarmak, çocuğu şüphe ve korku nevrozuna itebilir. Bu nevroza giren çocuklar, ilerleyen yıllarda sosyal yaşantıdan korkan, içine kapanık ve problemli birileri olarak karşımıza çıkabilir. O halde, çocuklar, cinsel suiistimal ve tacize karşı nasıl eğitilmelidirler sorusu akla gelmektedir.  İşte bu sorunun cevabı temel davranış refleksinde yatmaktadır. Temel davranış refleksi, “anormal davranışlar karşısında bedenin bir refleks halinde kendisini koruması” şeklinde tarif edilebilir. Bu refleks çocuklara 4-7 yaş arasında kazandırılır. Çocuklarda refleks davranış oluşturmanın üç aşaması vardır:

  1. Bedenim bana aittir bilinci” nin oluşturulması,
  2. Vücudum görünmemeli” hissi,
  3. Kim kimdir?” bilinci…

      1- Bedenim bana aittir bilinci

Çocuğa, bedeninin kendisine ait olduğu ve izin verilmedikçe kimsenin bedenine dokunamayacağı bilinci dört yaşından itibaren yedi yaşına kadar aşağıdaki yöntemler izlenilerek kazandırılabilir.

“İzin verirsem dokunabilirsin!” bilinci: Çocukların kendi bedenlerine kendilerinin izni olmadan dokunulamayacağı, öpülemeyeceği ve okşanamayacağı bilinci verilmelidir. Ebeveynlerin, 4-5 yaşından sonra, çocuklarını öperken (bazen), “seni öpebilir miyim?” diye müsaade istemeleri, bu bilincin oluşmasında etkilidir. Çocuğun güçsüz bedeni, herkes tarafından izinsiz kullanılması, çocukların kendi bedenlerini koruma refleksini kırmaktadır.

“Dokunulması yasak olan yerlerim” refleksi : Anne babalar, çocuklarını 4 yaşından sonra cinsel organlarına dokunarak, öperek, okşayarak sevmemelidir. Bu tür davranışlar, özellikle yedi yaşından sonra, çocuklarda dokunulma halinde “rahatsız olma” reflekslerini zayıflatır.

“Fiziksel baskıya direnme” refleksi : Çocukların itilip kakılarak büyütülmesi, bir işin zorla ve fiziksel şiddet uygulanarak yaptırılması, çocuklardaki fiziksel şiddete direnme refleksini kırar. Çocuk büyüklere karşı güçsüzlüğünü kabul eder ve zor anlarda güçlüye kendini teslim etme pasifliği kazanabilir. Bu nedenle, çocuklar hiçbir zaman fiziksel güç kullanılarak, bir işe razı edilmemelidir.

        2-   “Vücudum görünmemeli” hissi : Vücudum görünmemeli (mahremiyet hissi) kazandırılan çocuklar, bedenlerinin başkaları tarafından görünmelerinden rahatsız olurlar. Mahremiyet duygusunun kazandırılabilmesi için, aşağıdaki davranışlar araç olarak kullanılabilir.

” Banyoda çıplak olunmaması” bilinci : Bu bilincin oluşması için, çocukların 4 yaşından itibaren, banyo yaparken, mutlak surette külotu üzerinde bulundurulmalıdır. Çocuğu banyo yaptıracak ebeveyn ile çocuk aynı anda banyo yapmamalı. Çocuk yedi yaşından sonra hiçbir şartta bir başkasının çıplak vücudunu görmemelidir.

” Tuvalette benden başkası olmamalı” bilinci : Dört yaşından itibaren çocuklar, anne babaları ile aynı anda tuvalete girmemeli, anne baba çocuklarını dışarıda beklemelidir. Okulda da arkadaş(lar)ıyla aynı anda tuvaleti kullanmamaları anlatılmalıdır.

Soyunma ve giyinmede yalnızlık” ilkesi : Çocuk, gece kıyafetini giyerken, birinci derecede yakınlarının yanında soyunup giyinmelidir. Çocuk vücuduna yönelen bakışlardan rahatsız olabilmesi için yedi yaşından itibaren kıyafetini gözlerden uzak bir yerde giyip çıkartmalıdır.

” İzin verirsem, kabul edilirsin” ilkesi : Yedi yaşından itibaren çocukların odalarına girerken izin alınmalı, çocuğa “izin verme” inisiyatifi kazandırılmalıdır. Bu davranış kalıbı hem çocuğun kişiliğine saygıyı, hem de çocuğun rahatsız olduğu bir harekete itiraz etme becerisini kazandırır.

3- “Kim kimdir?” bilinci : Çocuklar için herkes güvenilirdir. Ancak gerçek öyle değildir. Bu nedenle çocuklara, ilk yaşlardan itibaren kimin kim olduğu bilinci verilmelidir. Buna “namahrem bilinci” de denilebilir. Çocuk, henüz küçük yaşlarda, anne, baba, amca, dayı, teyze, hala gibi birinci derece yakınlarını, diğer yakınlarından farklı olduğunu öğrenerek yetişmelidir. Bu bilincin oluşması için,

“Biz” bilincini genişletme : Çocuklarda yedi yaşına kadar “ben” bilinci hakimdir. Ancak çocukların “ben” diye ifade ettiği kişi, (sadece) kendisi değil, aynı zamanda kendi ihtiyaçlarını karşılayan anne-babasıdır da. Çocukların ilk yaşlardan itibaren birinci derecedeki akrabaları ile iletişim artırılarak, “ben” diye kabul ettiği “biz” çevresine birinci derece akrabaların da ilavesi sağlanmalıdır.

” Örnek kişiler” profili : Küçük yaşlardan itibaren, “anne, teyzenin yarısıdır” ya da, “amca, babanın diğer yarısıdır” gibi, çocuğun dünyasında birinci derecedeki akrabaların tam oturmasında deyim ve atasözlerinden faydalanılabilinir. Pozitif örneklerde, bu akrabalar verilmeli, negatif örneklerde asla birinci derecedeki akrabalar kullanılmamalıdır.

” Kimden, niye hediye?” sorgusu : Çocuklar, sürprizleri ve hediyeleri severler. Sürpriz ve hediyelerin ancak birinci derecedeki yakınlar tarafından verildiğinde “sorgulanmadan”, üçüncü derecedeki kişilerden alınan her bir şeyde “sebep sorgulama” alışkanlığı kazandırılmalıdır.

“ Çocuğunuza Hayır Demeyi öğretin ” :  Çocuğunuza istemediği şeyleri ifade edebileceğini, yetişkinlere de hayır diyebileceğini, bundan dolayı suçluluk duymaması gerektiği anlatılmalıdır. Kendisini tehlikede hissettiğinde, ya da başına kötü bir durumla(kendisini tehlikede hissettinde) karşılaşması durumunda avazı çıktığı kadar bağırması gerektiği, imdat çağrısında bulunmasının ayıp bir durum olmadığı anlatılmalıdır.  Ona doğru gelmeyen şeyleri size iletmesini söyleyin. Çocukların her zaman abartılı söylemleri olabileceğini düşünün ama söylediklerini mutlaka araştırın ve kulak arkası etmeyin. İstemiyorsa birinin onu öpmesi veya sevgi göstermesi için zorlayıcı olmayın.

     Erol AKDAĞ

( Klinik Psikolog /)

Öfke kontrol sorunu ve Tedavisi

Herhangi bir kimse öfkelenebilir. Bu kolaydır.  Ne var ki;  Doğru İnsana,  Doğru Derecede,  Doğru Zamanda,  Doğru Maksatla ve  Doğru Biçimde Öfkelenmek  İşte Bu Zordur. (ARİSTO)

Öfke ; engellenme,  incinme  veya  bir  tehdide  karşı  ya da  kendi benliğine yönelik bir tehdit hissettiğinde yaşanan duygudur.  Öfke;  belirli bilişsel ve algısal çarpıtmalarla ilişkilendirilen negatif bir duygu durumudur. Çoğu zaman bilinçdışı gerçekleşir.

Öfke  normal  bir  duygudur.  Normal  olmayan  öfkeyi  saldırganca  ifade  etmektir.  Dolayısıyla öfke kontrolünde amaç öfkenin dışa vurulmasını engellemek değil , öfkenin nasıl uygun bir dille ifade edilebileceğini bilmektir.  (Asıl sorunun öfke değildir, öfkeyi ifade ediş biçimidir.)

Öfke, uygun ifade edildiğinde, son derece sağlıklı ve doğal bir duygudur. Ancak kontrolden çıkıp da yıkıcı hale dönüşürse;  İş hayatında,  okul hayatında,  arkadaşlık ilişkilerinde, aile ile ilişkilerde yani genel yaşam kalitesinde sorunlara yol açar.

Öfke;  Vücudun fiziksel ve biyolojik olarak değişimler göstermesi durumudur.  Kişi, öfkelendiğinde vücut  kaç ya da savaş  şeklinde emir verir.

Doğru ifade edilmeyen öfkenin yol açtığı fiziksel problemler arasında;

• Baş ağrıları,

• Mide rahatsızlıkları,

• Solunum problemleri,

• Cilt problemleri,

• Böbrek fonksiyonlarında problemler,

• Sinir sistemi rahatsızlıkları,

• Dolaşım sorunları,

• Var olan fiziksel rahatsızlıkların kötüleşmesi,

• Duygusal rahatsızlıklar yer almaktadır.

Öfke Kontrolü Nedir?

Öfkeyi doğru ifade etme becerisini kazanmaya “öfke kontrolü” denir.  Öfke kontrolünde temel amaç; saldırganlıktan uzak, şiddet içermeyen, kişinin kendisine ve çevresindekilere zarar vermeyecek şekilde duygusunu ifade etme becerisini kazanmasıdır.

Kızgın olduğunuz zaman genellikle düşünceleriniz gerçeği yansıtmaktan çok, olayların abartılmış ve çarpıtılmış bir şekilde algılandığını yansıtır. Bu tür düşünceleri fark edin ve yerine daha mantıklı olanları yerleştirin.  Örneğin; kendi kendinize “Eyvah! Şimdi her şey mahvoldu!” gibi bir şey söylemek yerine, “Evet, çok can sıkıcı! Neden kızdığımı çok iyi anlıyorum. Ama dünyanın sonu değil ve buna kızmam, bu olayı olmamış hale getirmeyecek.” diyebilirsiniz.  Her iki düşünceyi de zihninizden geçirerek deneyin. Kızgınlığınızın hangi düşünceyle arttığını ya da azaldığını görün.

Öfke kontrolünde,  bedensel değişiklikleri tanımak işimizi kolaylaştırır. Bu değişiklikler öfkeleneceğimizi gösteren birer UYARICIDIR.  vücutta belli bölgelerin ateşlendiğini hissetme, kalp atışlarının hızlanması, ellerin yumruk biçiminde sıkılması, dişlerin sıkılması vb.  Öfkeleneceğimizi gösteren  UYARICI’ lardır.

  Öfke konusunda bilinmesi gereken en önemli nokta, öfke duygusunun ortaya çıkışının ya da yaşanmasının engellenemeyeceğidir. Çünkü öfke duygusu doğal bir duygudur ve insanın doğasında vardır. Bu nedenle öfke duygusu insanın hiçbir zaman yok sayamayacağı bir duygudur.  Bireyin, doğal bir duygu olan öfkesini, kendisine ve çevresine zarar vermeden yaşayabilmesi  için de,  bireyin öncelikle öfkesini fark ederek tanıması, olumlu bir biçimde ifade etmekten korkmayarak, onu sağlıklı bir biçimde yaşaması gerekmektedir.

İnsanlar duygularını regüle edemediklerinde,  kendi kendilerini  tolere edemediklerinde, yoğun duygular geldiklerinde patlarlar. Duygu regülasyonu üzerine de terapi de çalışılması gerekmektedir.

Tartışma ve öfke yakından ilgili 2 kavramdır. Tartışmanın olduğu yerde genellikle öfke de vardır.  Öfkenin olduğu her yerde kırgınlık ve korku da  vardır. Yapıcı yartışma üzerine konuşulması ve terapide bu konuların işlenmesi gerekmektedir.

Öfke kontrolü kaybetme ve yıkıcı olmayla çok yakından ilişkilidir. İnsan öfkelendiğinde 5 boyut birbiriyle ilişkili ve eşzamanlı olarak aktif olur. Bu boyutlar şunlardır;

1. Biliş: o andaki düşüncelerimizdir.

 2. Duygu: öfkenin yol açtığı fiziksel uyarılmalardır.

3. İletişim: Öfkemizi çevremizdekilere yansıtma biçimimizdir.

4. Etkileniş: Öfkeli olduğumuzda hayatı algılayış biçimimizdir.

5. Davranış: Öfkeli olduğumuzda sergilediğimiz davranışlardır.

İnsanlar Niçin öfke davranışı gösterirler?  (Öfkenin Nedenleri)

1. Öfke, ilişkilerdeki mesafeyi ayarlama görevi  görüyor olabilir.

2. Kendimizi  çıkmazda  hissettiğimizde, anlaşılmadığımızı hissettiğimizde, engellendiğimizde,  tehdit algıladığımızda, benliğimize direkt saldırıldığında, Önemlilerimize saldırıldığında ya da saldırı hissettiğimizde  öfke gösterebilmekteyiz.

3. Öfke, diğerinin dikkatini çekmek ve diğeriyle etkileşim kurabilmek için bir araç görevi görüyor olabilir.

4. Öğrenilmiş yaşantı sonucu oluşabilmektedir.  Örneğin pek çok insan acıktığında gerginleşir. Ancak bazı kişiler bu durumdan daha kötü etkilenir.  Karnı acıkınca öfkelenen, açlığa pek tahammülü olmayan bir kişinin, arkadaşıyla ya da eşiyle konuşmak istediği bazı konular için yemekten sonrayı beklemesi, gereksiz bir tartışmanın ortaya çıkmasını engelleyebilir.

5. Öfke, öfkeyi tetikliyor.  Bu nedenle öfke hem bireysel, hem de toplumsal bir sorundur. Sosyal bulaşıcılık özelliği var.

6. Öfke, ilişkideki bağlılık derecesini sınamak,  ölçmek için kullanılıyor olabilir.

7. Öfke,  gücün ve kontrolün ispatı için kullanılıyor olabilir.  Öfkeli kişi,  kendisini çok güçlü hisseder.  Bu gücü kaybetmemek ya da korumak için öfkeli davranır. (Sorun çözme yöntemi olarak  görülebilmektedir.)

8. Ailede öfkenin  sorun çözme   yöntemi olarak kullanılması.

9. Kişi,  öfkesi ile sınırlarını koruyor olabilir. ( Sınırları, kişisel haklarına tecavüz edildiğinde,  ihlal edildiğinde sınırını korumak için öfke davranışı gösteriyor olabilir. )

10. Fiziksel hastalığı olup olmadığına dair sorulan sorular da hastalıkların psikolojik rahatsızlıklarla bağlantısı olması açısından netleştirilmelidir. Hipertiroidi  veya  şeker düşüklüğünde insanlarda öfke sorunu yaşayabilmektedirler.  (tiroid ve şeker taramasından yani doktor muayenesinden geçmesi tavsiye edilir.)

11. Hatalı ebeveyn davranışları: Öfke ve kızgınlıklarını öfke ve kızgınlıkla değil, sakinlikle yatıştırabilme kapasitesini anneden alır çocuk. Çocukta öfke kontrolsüzlüğü varsa muhtemelen annenin duygu regülasyonu bozuktur.  Anne ya depresyondadır, ya kaygı  düzeyi çok yüksektir. Ya da borderline bir annedir.

Öfkeyi sakinleştirme,  kendini sakinleştirme, regüle etme sistemini dönüştürerek içselleştirmeyle çocuğa gelir. Çocuk, anneye kızar, tekmeler, pis, kaka, seni sevmiyorum der.  Anne bunu içine alır olgun bir şekilde ben seni çok seviyorum der.  Çocuk,  anneye öfkeyi yüklediği halde anne,  ona tekmeyle, tükürerek cevap vermez, onu kucaklar, onu sarmalar.  Bir süre sonra çocuk öfke duyacağı zaman içinde kendini sakinleştiren, kendi kendini yatıştıran, sen iyi çocuksun diyen, öfkesini denetlemeyi öğrenir hale gelir. 5-6 yaşlarına kadar  bu süreç  bitmiş olmalıdır.  Anne baba sakin, dingin oldukça, olaylara tepkileri kontrollü oldukça dönüştürerek içselleştirme yoluyla çocuklarda öğrenirler.

Çocuk çılgına dönüyorsa, annesi onu yatıştırmayı öğretememiş demektir. Çocuğun yatışma kapasitesi annenin dingin kalmasına bağlıdır.

Bunu sen mi yaptın deyip, kulağından tutup sürükleyerek götürüyorsanız, öfkeye, öfkeyle cevap veriyorsanız, öfkeli çocuk bulursunuz karşınızda.

 12. Genetik yatkınlık ya da biyolojik faktörler:  Öfke  bozukluğunda  ya da saldırgan davranış bozukluklarında monoaminoksidaz  inhibitörü denilen,  monoaminoaksidaz enzimlerinin fonksiyonunun bozuk olduğu, genetik olarak bu enzim bozukluğu olan bireylerin saldırganlığa daha eğilimli olduğu ve suç işledikleri bilinmektedir. 

Yapılan araştırmalarda öfke eğilimli çocukların beyninde iki önemli değişiklik bulunmaktadır.

1. Beynin ön bölgelerindeki kişilik, empati, duygu ve dürtü kontrolü gibi işlevleri yürüten ön beyin devrelerinin geri kalması,

2. Beynin heyecan ve öfke-korku gibi şiddetli duygulanımlarını kontrol eden en önemli bölgelerden biri olan amigdala kısmının normalden daha küçük olmasıdır.

13. Stres ve anksiyete düzeyinin yüksek olması:  Kişi  çok kolay öfkeleniyorsa bu onun sinirli olduğunu değil  stresli olduğunu gösterir.  Stres ve kaygı üzerine, tetikleyiciler üzerine çalışılmalıdır. (Stresle baş edebilmesi  yönünde destek ve terapi alması gerekir. )

Nefret öfkeyle karıştırılmaktadır. Nefretin  5 özelliği vardır.  1. Şiddetli öfke 2. Ötekinin canını yakmak için ölümcül ihtiyaç duyma. 3. İntikam arzulayan doyurulamaz bir istek. 4. Ne kadar pişman olursa olsun karşımızdaki insanı affedememek. 5. Ötekinden umudu kesmek.

Nefret ile öfkeyi birbirinden ayırıcı özellik şudur;  Öfke dışa vurulur ve sona erer.  Nefret asla tatmin edilemez ya da bitirilemez. Ve içte kalmaya devam eder. Nefret bireyin karanlık tarafıdır.

Yaşanan tüm duygular ya öfke olarak ya da öfke içinde içinde dışa vurulur. Öfke,  kişiyi  baş etmek için yeterince donanımlı olmadığı duygulara dokunmaktan korumak için savunma şeklinde karşımıza çıkar.  Bunun için terapist,  terapide temelde yatan duyguları  (birincil duyguları, kırılganlıkları, incinmişlikleri, açığa çıkartır ve o duygularla çalışılır.) öfkenin altında yatan duygular şunlardır: hayal kırıklığı, suçluluk, hüzün, depresyon, güçsüzlük, güvensizlik v.b  Terapist,  öfkenin hangi duyguların üstünü örttüğünü danışana gösterir.

İlişkilerde en sık kılık değiştiren ve üstünü  öfke ile örtmeyi tercih ettiğimiz duygular üzüntü ve acıdır.

 Öfke, her zaman açık olarak ortaya konulmaz öfke başarılı bir şekilde maskelenebilir.  Ve bunun dışarıdan anlaşılması zor ve güç olabilmektedir.

Öfkenin maskelenmesi 4 şekilde olur genellikle. Bunlar şu şekildedir; 

1. Pasif agresif davranış sergilemek şeklinde:  Unutmak, ertelemek, yanlış anlamak, akıl okumak şeklindedir.

2. Dürüstlük pozisyonu almak şeklinde karşımıza çıkabilmektedir:  kişi, kendisini dürüst, ahlaklı, haklı, iyi olduğunu söyler, karşısındakini ya da diğerlerini ahlaksız, düzenbaz, yalancı olduğunu söyler.

3. Kendini kurbanlaştırmak şeklinde görülür:  Hastaymış gibi davranabilir ya da psikosomatik semptomlar geliştirir. ( baş ağrısı, tansiyon, şeker, migren v.s)

4. Farklı semptomlar üretirler:  Bu kişiler obsesif kompulsif,  takıntılı düşünceli  ve tekrarlayan davranışlar  (temizlik, düzen v.b) gösterebilmektedirler. 

Bir insanın davranışlarına ya da sözlerine çok sert tepkiler veriyor, öfke patlaması yaşıyorsanız kendinize şu soruları sorun:  Bu beni rahatsız eden şey (durum, olay, olgu)  Gölgem mi?  Egom mu?  Geçmiş meseleler mi?  Ne demek bunları  kısaca açıklayayım: 

Gölgem mi: Gölgemiz, sahiplenmediğimiz, bastırdığımız ve inkar ettiğimiz, başka insanlara yansıttığımız tarafımızdır. Bilincinde olmadığımız tarafımızı, başkasında gördüğümüzde aşağılama ve öfke davranışlarını gösteririz.

Ego:  Ben sana gösteririm! Ne cüretle bana bunu yaparsın? Benim kim olduğumu bilmiyorsun galiba? Gibi cümleler kullanıyorsak zedelenmiş bir egomuz var demektir.

Geçmişe ait meseleler:  İnsanlar,  bugüne geçmiş bir uyaranla tepki verir.  Şemalarıyla hareket ederler. (Şemelarını terapide göstermek lazım.)

Terapide terapist danışanla bu konuları çalışır; öfkelenmenizin altında gölgenizi ona yansıtarak en kötü tarafınızı onda görmeniz mi? Kendinizi haklı gören egonuz kabardığında bu şekilde mi tepki veriyorsunuz? Geçmişinizden gelen anılar aktif hale geldiği için bu davranışları sergiliyor olabilir misiniz? Şeklinde yüzleştirmeler ve farkındalıklar sağlayarak terapi çalışması yürütülür.

TEDAVİSİ:

Matematikte nasıl problem anlaşılmadan çözülemezse, sosyal hayatta da problem anlaşılmadan çözülemez. Öfke  davranışının altında yatan temel sorun (birincil duygu, stres faktörleri ) belirlenmelidir. ( Doğru tedavi için doğru teşhis önemli.)

 Öfkenin  analizinin  yapılması gerekir.  Nedenlerini ve tetikleyici sebepleri belirleyin. (Ne zaman, hangi durumlarda çıkıyor ya da artıyor.)

Ebeveynler  kesinlikle sözel ve fiziksel şiddetten kaçınılmalı, çocukların yanında diğer insanlara, öfkeli, saldırgan davranışlar sergilenmemeli, çocuklara saldırgan, öfkeli birey örneği olunmamalıdır.  (Biz öfkelendiğimizde nasıl tepki veriyorsak çocuklar da  öfkelendiğinde aynı tepkiyi gösterirler .)

Öfkeli insanlarda  Sorun çözme ve iletişim  becerileri geliştirilmelidir.  Sorun çözme ve iletişim teknikleri konularında destek ve terapi  almalıdırlar.

 Terapide hangi yöntem ve teknikler kullanılır?

1. Dinamik terapi:  Şu andaki sorunun geçmiş kökenlerine,  aile orijinine bakarlar ve aktarım üzerinden terapi  yürütürler.

Öfke genogramı çıkartılır: danışana şu sorular sorulur; Anne ve baban öfkeyle nasıl başa çıkarlardı?  Aile bireylerinden biri öfkelendiğinde diğerleri nasıl tepki verirdi?  Anne ve babandan öfkeyle ilgili neler öğrendin? Anne veya baban sana öfkelendiğinde ne hissederdin,  Ne yapardın? Öfkelendiğinde kimler seni dinlerdi, kimler dinlemezdi? Sen öfkelendiğinde diğer aile üyeleri nasıl tepki verirdi? Ailede kimlerin öfkelenmesine izin verilirdi, kimlerin verilmezdi? Ailede, öfkeyle ilgili en iyi veya en kötü anın nedir? Biri sinirlendiğinde hiç ciddi olarak zarar gören oldu mu?

Abartılı ve tuhaf düşündüğümüzde, hissettiğimizde veya davrandığımızda AKTARIM yapıyoruz demektir.  Terapide terapist,  bu aktarımı yorumlayarak danışana gösterir. ( Bu anı daha önce yaşadın mı? Şimdi hangi roldesin, karşındakine hangi rolü yükledin? V.b   Şimdiki davranışıyla geçmişi arasındaki köprüyü, bağı kurar. )

Danışan şunu görür ya da şu farkındalığa ulaşır;  “ Şu anda böyle hissetmemin ve böyle davranmamın sebebi uzun zaman önce başıma gelen ve halledemediğim bu durumdan kaynaklanıyormuş.”  Bu farkındalık onu iyileştirmeye götürür.

2. Bilişsel davranışçı  terapi: Öfkeli insanlar düşüncelerini küfrederek, bağırıp çağırarak ifade etme eğilimindedirler. Öfkeli olduğumuz zaman genellikle, olayları istemeden abartılı ve çarpıtılmış olarak algılarız. Bu tür düşünce biçimlerinizi fark ettirip  yerine daha mantıklı olanları yerleştirme işlemidir terapide yapılan. (Mantık öfkeyi yener anlayışı)

Öfke düşüncelerimize  bağlıdır.  Öfkeyi  oluşturan  düşünceleri ,  düşünce çarpıtmalarını değiştirdiğimizde öfke de  ortadan kalkacaktır.

Öfke doğuran durum karşısında bireyin getirdiği yorumu da göz önünde bulundurarak, öfke doğuran duruma bu yorumdan daha başka yorumlar  getirmesi  ve en uygun olanının (olanlarının) hayata geçirilmesi üzerine çalışılır.  Bütün bu tartışmalar ve açıklamalar her paranın iki yüzünün olduğu gerçeği göz önünde bulundurularak yapılır. Farklı bakış açıları üretmek yaşanan öfkenin düzeyinin azalmasına ve öfke kontrolüne yol açar. Terapötik etki yapar.  

Gerçekte  felaket olmayan şeyler öfkenin ilk anlarında bir felaketmiş gibi görünür. Mesela; trafikte arabanızla ilerlerken başka bir aracın kendisini geçtiğini  ve  makas atarak ilerlediğini gören birey bunu ego sorunu haline getirip beni nasıl geçebilir? Bu bana yapılır mı?  perspektifinden olayı değerlendirirse öfke duyacaktır.  Fakat aynı kişi Kendisine  şöyle derse adamın işi vardır, acil bir yere yetişmeye çalışıyordur, belki hastası vardır  şeklinde yorumlarsa öfke duymayacaktır.  Düşünce çarpıtmaları ve olayı değerlendirme  üzerine çalışıldığı zaman  öfke duygusunun değiştiği üzerine çalışılır.

Bilişsel davranışçı terapide  bakış açımızı yönetmek, durumu ve olayları nasıl algıladığımızı yönetmek üzerine çalışılır.

Birisine öfkelendiğinizde  dikkat edin ;  sizi rahatsız eden  o kişinin davranışları  değil, sizin kurallarınızdır, sınırlarınızdır.  Bu kurallar ve sınırlar terapide ele alınır.  Ve bunlar üzerine çalışılır.

Nefes Alma Çalışması (Diyafram nefesi) ve ev ödevleri davranışçı tekniklerin içinde önemli bir yer tutar.

3. EMDR tekniği: Öfke yaşantısının dinamik alt yapısının ilk anı, en kötü anısının tetikleyicilerinin çalışıldığı ve buradaki negatif anıların nötralize edildiği çok faydalı ve güzel bir terapi tekniğidir.

4. Hipnoz:  kişiye sıkıntı veren,  bir türlü unutamadığı öfke yaşantılarının, anılarının, travmalarının temizlendiği, ego gücünün artırıldığı bir terapi tekniğidir.

Hangi terapi tekniğinin daha faydalı olacağı danışanla görüşüldükten sonra, (anamnez alındıktan sonra) danışanın değerlendirmesini yapan terapist tarafından veya terapist ve danışanın ortak kararıyla belirlenebilir.

Eğer öfkenizin, kontrolünüz dışına çıktığını düşünüyorsanız, ev, iş, okul, arkadaşlık ilişkileriniz  bu durumdan  etkileniyorsa,  zaman zaman kontrolü kaybettiğiniz oluyorsa ya da kaybedeceğinizden korkuyorsanız, bir psikologdan yardım isteyebilirsiniz.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Mutlu evliliğin pin ve puk kodları

Mutlu evlilik şans değildir. Rastgele kendiliğinden oluşmaz.  Emek, sabır, çaba, özveri, uzlaşma, anlaşma ve önemsemenin bir ürünüdür.

Sağlıklı ve mutlu bir evlilik için sevgi, saygı ve güven ilişkisinin kurulması gerekir. Evlilik ya da aşk ilişkisi bu 3 önemli ayak üzerine kuruludur.  Bunların yanında şefkat, beğenilme, onaylanma, arzulanma  duygularının da karşılanması gerekir. 

Konunun daha iyi anlaşılması için Pin ve puk kodlarını maddeler halinde sunmak istiyorum.

  1. Duyguların paylaşılması: Eşler birlikte ağlayabilmeli ve  gülebilmeliler.  Seni seviyor(d)um sözünü  karacaahmete bırakmamalılar. Her fırsatta sevgi sözcüklerini kullanmalılar. Sevgilerini her şekilde gösterebilmeliler. Seni seviyorum demenin sözel olmayan bin bir çeşit yolu vardır.  (hediye almak,  gün içinde telefon açıp aklımdasın seni özledim demek, değişik bir yemek hazırlamak, yollanılan güzel bir email ya da resim, bir demet çiçek hafta içi ya da hafta sonu birlikte yapılacak gezi, sabah işe giderken öpücükle ayrılmak, eş eve geldiğinde kapıda sevimli bir yüz ifadesi ile güzel giysiler içinde karşılanmak v.b.)  dokunmak, sarılmak, ele ele televizyon izlemek, sarılarak uyumak,  farklı ve özel olduğunu hissettirmek. 

Eşler birbirlerine sadece kendilerine ait, birbirlerinin hoşuna giden güzel hitaplarla seslenmeyi alışkanlık haline getirmelidirler. ( bir tanem, bebeğim, aşkım v.b.)

  • Sorumlulukların paylaşılması:  Ev işleri, çocuk bakımı, alış veriş v.b tek kişinin sorumluluğunda olmaması gerekir. Eğer kadın da çalışıyorsa, ev işlerinin yapılmasına erkek de yardımcı olmalıdır. Çocuğun bakımı sadece anneye yüklenmemelidir.
  • Düşüncelerin paylaşılması : (Eşler düşüncelerini birbirleriyle rahat bir şekilde ifade edebilmelidir. Yargılanmaktan eleştirilmekten korkmamalıdır. Eşler birbirleriyle konuşmak, dertleşebilmek  için zaman ayırmalıdır. Derinlemesine konuşabilmeliler.  Bir dost gibi  )
  • Çocukların geleceği ile ilgili ortak kararlar alabilme becerisi: çift sadece çocuklarım annesiz ya da babasız kalmasın diye evliliğini sevgi olmadan sürdürüyorsa, sorunlu bir evlilik yaşandığından dolayı da çocuklar ruhsal olarak olumsuz etkilenmektedirler. Kişi, kendisini feda ederek çocukları için evliliği hasbelkader sürdürmek zorunda olmamalıdır.  Sadece çocuklar için, her türlü olumsuzluğa rağmen evliliği sürdürmek kişinin erken yaşta tükenmesine yol açar. Ve çocuklara da faydası olmaz. Çünkü kendi sıkıntılarını, sorunlarını çocuklarına da yükleyebilmektedirler.
  • Ekonomik konularda mutabakata varabilmek: evlilik ev arkadaşlığı değildir, eşler ekonomik konularda birbirlerinden onay almaları gerekir bu eşe değer vermenin göstergesidir. Sen benim için önemlisin, bu ikimizin bütçesi,biz birlikteyiz, sensiz bir karar vermiyorum, senin onayın önemli  mentalitesinin hayata geçirilmesi gerekir.
  • Sınırların belirlenmesi ve korunması:  Ebeveynler çocuklarının büyüdüklerini ve kendi ayakları üzerinde durabileceklerini kavrayamamış olabilmekte ve sürekli çiftlerin her şeylerine, aldıkları karara kadar, bütçelerine kadar karışabilmektedirler.  Ebeveynler çocuklarını karşı aşırı kollayıcı olmakta ve onlarda bağımlı bir kişilik oluşturarak, kendi başlarına yaşayabilme becerilerini ellerinden almaktadırlar. Bu gibi durumlarda aileler gençlerle aynı dairede ya da apartmanda yaşamakta, gençlere sık sık müdahale etmektedirler. Bu gibi durumlarda sınır sorunları yaşanır. Baba – oğul, gelin – kaynana çekişmeleri,  damat – kayınpeder  ya da eltiler arası geçimsizlikler yaşanabilmektedir. Çift çevreden gelebilecek baskı ve zorlamalara göğüs gerecek yapıda değil ve bunun için gerekli maddi ve manevi güce sahip değilse birbirlerine ve evliliklerine sahip çıkamayabilirler. Kişi kendine, eşine, mesleğine ve çevresine yeterli zamanı ayırmazsa bunlardan biri bile aksasa diğerleri de zaman içinde zarar görür. Kişi sadece arkadaşlarını ön plana alıyor, eve geç geliyor, eğlenceye ayırdığı zamanın tümünü eşi olmadan değerlendiriyorsa evliliğinde ciddi sorunlar yaşayabilir.  Herkesin yeri ayrıdır ve hiçbiri diğerlerini yok etmemelidir. Aşırı işle vakit geçirmek evin ihmal edilmesine yol açıyorsa iyi bir eş, iyi bir anne – baba olunamaz. Bu tıpki şu metafora benzer: İnsanların günlük hayatları sirklerde göstericinin 4-5 topu bir arada döndürmesi davranışı gibidir. Her top belli bir sürede elde tutulmalıdır ve birbirleriyle aynı hız ve doğrultuda atılmalıdır toplardan birisi elde fazla tutulur ya da yavaş atılırsa, diğer toplarda düşer.

Evlilikte uygunsuz beklentiler de sorun oluşturur. Ayağı yere basmayan aşırı romantik beklentiler çifti hayal kırıklığına uğratabilir. Histrionik kişilik özellikleri olan kişiler sürekli olarak aranılmak, istenilmek, beğenilmek, ilgiyi sürekli üzerlerinde görmek isterler. Eşlerinin yanında sürekli bir numara olmak isterler. Oysa evlilik bir çocuk oyunu, oyuncağı değildir. Kişi çevresine, işine de zaman ayırmalıdır. Kişi evlenerek başkasının özgürlüğünü tamamen satın alamaz, almamalıdır. Sadece duyguları ile hareket edenler, hüsrana uğrarlar. Duygular ve mantık el ele yürümelidir.

Çiftler evliliklerinde sürekli olarak her şeyi birlikte yapmak zorunda değildirler. Bireyler zaman zaman kendi arkadaşları ve çevreleri  ile de birbirlerinden ayrı zamanlar geçirebilmelidirler.  Kişi kendisine tanıdığı hakların aynısını eşine de tanımalıdır. Aksi halde efendi – köle ilişkisi olur.

Kişi bütün hayatını eşinin üzerine kurmamalıdır, her şeyi eşinden beklememelidir. Kişi yaptığı işlerle ve çevresiyle ilişkilerinde doyum sağlayabilmelidir. Aksi halde eşini kıskanır ve onun hayatını kısıtlamaya başlar. Bu durum evlilikte çatışmaya dönüşür.

  • Güç ve otorite savaşları: Evlilik bir güç mücadelesi veya bir meydan savaşı değildir. Olmamalıdır.  Bu şekilde elde edilecek bir zafer de pirus savaşı zaferi  gibi olur yani iki tarafta mücadeleden kırgın, yorgun  ve yıpranarak çıkar. Hep ben haklıyım, o haksız, en doğrusunu ben bilirim, benim sözüm kanun şeklindeki yaklaşımların olabildiği narsisistik ve obsesif kişilikler bir diğerinin üzerinde otorite kurmaya çalışabilir. Bu durum sürtüşmelere yol açar.

Çiftleri oluşturan bireylerden biri, diğerinin haklarını çiğniyorsa, onun özgürlük alanına müdahale ediyorsa, kararlar sürekli tek tarafın isteği doğrultusunda alınıyorsa, evlilikte çok yoğun çatışma yaşanır.

  • Cinsellik: Mutlu ve kaliteli bir evlilikte cinsel doyum çok önemlidir.  Cinselliği asla ihmal etme. Cinselliğin evliliğin önemli unsurlarından biri olduğunu unutma. Bayanlar dişiliklerini kaybetmeliler. Yatak odasında anne gibi olmamalılar.  Kadınlar genelde evlendikten sonra dişi kimliklerini ikinci plana atarlar. Yani yatak odasındaki rolleriyle mutfaktaki rollerini karıştırırlar. Kadın ve erkeğin evliliğe bakışı aynı değildir. Erkekte erotizm, kadında romantizm ön plandadır. Kadın erotizm vererek romantizm bekler, erkek ise romantizm vererek erotizm ister. Kadın erkeğin erotizm, erkek ise kadının romantizm ihtiyacını karşılamazsa evlilik zarar görür.  Cinsel yönden sorun yaşayan çiftler de her şey sorun olmaya başlar. Hiçbir şey yolunda gitmemeye başlar. Evlilikte sorunlara yol açan cinsel sorunlar arasında kadınlarda vajinismus, anorgazmi;  erkeklerde ise  erken boşalma ve erektil fonksiyon bozuklukları başı çekmektedir.  Cinsel sorunlarda erken tedavi çok önemlidir.  Cinsellik sevgi ile birleştirilmeli, mekanik bir eylemden çok, adeta bir güzel sanatlar gösterisi şekline dönüştürülmelidir.
  • Boş zamanları birlikte ve kaliteli geçirebilmek:  Çift her iki tarafın da haz alabileceği etkinlikleri planlamalı ve uygulamaya geçirmelidir. İlişkiyi canlı tutmak için baş başa  aktivitelerde bulunmak lazım.  “ Evliliğe işinize ayırdığınız kadar zaman ayırın. “  yatırım yapılmayan ve iyi ilişki kurulamayan evliliklerde sevgi ve saygı buna bağlı olarak da güven ciddi zarar görür.
  1. Çatışma ve sorunlarda çözüm odaklı olabilmek: Her evlilikte ve her yakın ilişkide çatışma kaçınılmazdır. Sorun yaşandığında karşı tarafı suçlamak, yargılamak ve cezalandırmak kolaya kaçmaktır. Mutlu eşler hata bende, ben değişirsem sorunu aşarız yaklaşımı vardır. Ya da sorunda kendi payına düşen kısmı görüp onu gidermeye çalışır.

Eşlerini değiştirmeye çalışmazlar:  Eşlerini olduğu gibi kabul ederler. Her sorunda kendi sorumluluklarını  kendi paylarını görürler.  Sorunda  kendi paylarına düşen kısmı değiştirirler. Evliliğe zarar veren şeylerden birisi de tarafların birbirini değiştirmeye çalışmasıdır. Değişmek gerekiyorsa öncelikle kişi kendisinden başlamalıdır. Aksi halde savunma ve ardından saldırı başlar.

  1. Sağlıklı bir evlilikte önce evlilik, sonra çocuklar gelmelidir.
  2. Her gün birbirinize sevgi sözcükleri söyleyin. (seni seviyorum, benim için önemlisin, sen benim kolum kanatsın v.b )
  3. Eleştirileriniz varsa onu sevdiğinizi hissettirerek yargılamadan suçlamadan ben diliyle konuşarak söyleyin.
  4. Geçmişteki hatalarını gündeme getirmeyin.  Eşinin hatalarını ve kusurlarını örtmede gece gibi ol.
  5. Hiçbir zaman ikiniz de aynı anda sinirlenmeyin. Öfkeli insan hiç kimseyi duymaz, hiçbir şeyi önemsemez, gözü kör kulağı sağır olur. Açar ağzını yumar gözünü. Eğer eşinle aynı anda öfkelenirsen; mekanı terk et, nefes al sakinleş, eşinin de sakinleşmesini bekle.
  6. Asla dargın olarak uyuma.
  7.  Sevgini göster: bir çiçekle, bir sevgi sözüyle, bir okşamayla, hatta ağzına bir üzüm vermekle sevgini göster.
  8. Eşinin sevgi dilini öğren. ( nitelikli beraberlik, onay sözleri, hizmet davranışları, fiziksel temas, hediye)
  9. Eşini zevklerini öğren: mutluluk almaktan çok vermekten geçer.
  10. Eşine karşı en azından iş arkadaşlarına, müşterilerine, amirlerine davrandığın kadar nazik ve saygılı ol.
  11. Lütfen ve teşekkür ederim repliklerini ihmal etme.
  12. Eşini inciteceğini bildiğin sözleri, eleştirileri ve hakaretleri asla yapma.
  13. Aileyi ilgilendiren tüm önemli kararlarda eşine danış. Unutma ki; verdiğin her karar aileni de ilgilendirir. Katılabilecek yaşlarda iseler çocuklarını da istişareye kat. Birlikte karar verin.
  14. Takdir etmesini bil. Eşinin yaptığı her güzel ve yararlı işi, ne kadar küçük olursa olsun takdir et. (yemeklerden sonra eline sağlık çok lezzetli olmuş diyerek onore et. Emin ol daha iyisi gelecektir.)
  15. Evlilikte roller karıştırılmamalıdır. Örneğin; baba evde iş adamı veya asker rolünü devam ettirmemelidir. İş ve ev birbirinden ayrılmalıdır.
  16. Eşler birbirlerinin duygusal ihtiyaçlarını da karşılamalıdır. Duygusal ihmal çoğunlukla  kadınlarda depresyona, erkekte ise aldatmaya neden olur.
  17. Dozunda kıskan ve kıskandır. Elde keklik olma. Merak eden değil, merak edilen ol.
  18. Eşle empati yapabilmek önemlidir. Eğer eşler, kendilerini karşılarındaki yerine koyamıyorsa yani empati yapamıyorsa, hep ben haklıyım, eşim haksız diyorsa, suçu karşısındakine (eşine) atıyorsa, kendi üzerine düşen sorumlulukları yapmıyor, çözmek için çaba sarf etmiyorsa evlilik için yeterli olgunlukta değil demektir. Evlilikte uzun ömürlü olmamaktadır.
  • Eşlerin birbirlerinden ilişkilerinden beklentilerinin netleştirilmesi:  Koca işten eve geliyor. Zile basıyor eşinden hoş geldin karnın aç mıdır aç değilse yorgunluk kahvesi yapayım mı diye bir beklentiyle kapıyı açıyor. Karşısında kaç dakika oldu yarım saattir seni bekliyorum. Nerdesin? Ne halt yedin bu saate kadar? diyen bir eş çıkıyor. Adamın kafasında güler yüzlü , tatlı dilli bir eş beklentisi, akşam sinemaya mı gitsek, gezmeye mi gitsek? Ne yapsakla ilgili planlar ve projeler varken ne oldu? Sistem çöktü errorr verdi.  Beklediği cevabı alamadığında kendi çocukluk döngüleri aktifleşti.  Adam beklediğini bulamayınca kendini geri çeker ve kadın kendinde hata arar. Sevilmediğini, dışlandığını düşünür. Bu kadın borderline ise kötü kendiliğe düşer. Sevilmediğini düşünür. Kötü kendilik oluşuyor ve eyleme vurmalar başlıyor. Bu öfkelenerek öbürünü çılgına çevirmek şeklinde olabilir, ya da her iki taraf gıcıklaşmaya başlar. Gıcıklaşma, aşağılanmayı doğurur, aşağılandıkça da kendisini daha çok geri çeker. Sistem bir kısır döngüye girer.

Evlilikte tehlike çanları ne zaman çalmaya başlar?

  1. İş ve ekonomik konular:  paranın nasıl kazanılacağı ve nasıl harcanağı ile ilgili netlikler olmaması, eşlerden birinin onaylamadığı biçimde başkalarına mali destek sağlanması v.b.
  2. Ana baba olma: Çocukların bakımını kimin üstleneceği, eğitimlerinin nasıl olacağı, disiplinlerinin nasıl sağlanacağı.
  3. Zaman ayırma ve iletişim: Eşlerin birbirlerine, çocuklarına , arkadaşlarına, akrabalarına ayırdıkları zamanın miktar ve kalitesi, karı kocanın birbirlerine yeterli zaman ayır(a)mamaları çift olmalarını engeller. Çiftlerin en sık yakındıkları şeylerden biri  “ biz konuşamıyoruz ”  veya “ artık konuşacak bir şey bulamıyoruz “ olmaktadır.
  4. Çekirdek aile olamama:  eşlerden biri, genelde erkek olanın ailesiyle birlikte yaşamak ya da eşlerden birinin anne ya da babasıyla birlikte oturmak her  zaman bir sorundur.
  5. “ Sen onların sözünden çıkmazsın ”
  6. “ Bu evde ben neyim ki zaten ”  gibi cümleler suçlayıcı olarak tekrarlanır.
  7. Cinsellik:  Cinsel ilişkinin istenilen sıcaklıkta, sıklıkta veya kalitede olmayışı.
  8. En sık rastlanılan cinsel sorunlar: Erken boşalma, iktidarsızlık, orgazm olamama, cinsel isteksizlik, vajinismus, disparoni (ağrılı ilişki)
  9. Aldatma, aldatılma:  Aldatma durumunda kişiler evlilik kurumuna ihanet ediyor demektir. Aldatmanın özrü yoktur ancak sebepsiz sonuçta olmaz.  Aldatma ve aldatılmanın önüne geçilmesi için Çiftlerden her biri kendini yenileyebilmeli, hayatlarını tek düzelikten koruyabilmelidirler. Çiftler birbirlerini onore etmeli, birbirlerinin zevklerini küçümsememeli, fikirlerine saygı duymalı, bakımlı olmalılar,  ortak plan ve hedefleri olmalıdır. Kişiler kendilerine değer vermez ve bakımlı olmazlarsa, ev içinde sıcak ve güvenli  bir ortam oluşturulamazsa ya da kendilerinde doyumsuzluklar varsa evlilik dışı cinsel birlikteliklere kayabilmektedirler.
  10. Pozitiflikten çok negatiflik:  Eşler arasında pozitif duygulardan daha çok negatif duygular gidip geliyorsa,   eşler sürekli  birbirlerini  eleştiriyor,  küçümsüyor, hakaret  ediyorlarsa  çan sesleri yükselmiş demektir. (Özellikle  Mahşerin 6 atlısı varsa; eleştiri, savunmacılık, küçümseme, duvar örme, saldırganlık, baskı kurma)
  11. Duygusal kopukluk ve içe çekilme:  Şefkatin, ortak mizahın, soru sormanın, aktif ilginin, heyecanın, mutluluğun, desteğin ve empatinin belirgin eksikliği duygusal kopukluklara ve içe çekilmelere yol açar.
  12. Çiftin arkadaşlığının zayıflaması
  13. Kavga çıkartma, yalnız bırakılma  gibi uyarılmaların sık yaşanması.
  14. Sürekli kendini tehlikede hissetme:  Eleştiriye karşı aşırı hassasiyet gösterme,  sürekli gardını yüksekte tutma ihtiyacı hissetme, kendisini sürekli kaygılı hissetme ve bir türlü rahatlayamama.

Evlilikte işler beklendiği gibi gitmez bazen. Tehlike çanları hızlı ve yüksek seste çalmaya başlar. İşte böylesi zamanlarda profesyonel destek almak gerekebilir.

Evlilik Terapistin görevi  Kısır döngülerinin hayatlarını nasıl zorlaştırdığını göstermek ve kısır döngülerini nasıl kıracaklarını öğretmektir.

Evlilik Terapistin bir diğer görevi de  danışanların farkındalık düzeylerini mentalizasyonlarını  artırmaktır. Bir eş diğerine öfkeyle hakaret ettiğinde, diğer eş de aynı şekilde kabararak tepki veriyorsa mentalizasyon seviyeleri çok düşük demektir.  Eşlerden biri eşinin kendisine yapmış olduğu hareketi ona öfkelenmeden ve saldırmadan önce “ o bana ne yaptı? Ben ona şu anda ne yapıyorum?” diyerek (milisaniyeler içinde) yaptığı şeyin anlamını ve sonuçlarını düşünebiliyorsa  mentalizasyon kapasitesi daha yüksek demektir.  Adam işten eve geldiğinde eşinin kendisini bağırarak karşıladığında eşine bağırarak cevap vermeden önce “ Bu kadın neden bu kadar dolmuş acaba bir problemi mi var? Neden bana bağırıyor? diyerek empatik bir tavır sergileyebiliyorsa  mentalizasyon kapasitesi iyidir diyebiliriz.

Evlilik terapisi, evlilikte neyin iyi gitmediğinin anlaşıldığı, ne yapılırsa iyi gidebileceğinin ortak çabasının gösterildiği veya gösterilmediği, bundan sonra da yolun beraber mi ayrı mı gidileceği konusunda bir kararın netleştiği bir süreçtir.  O zamana kadar konuşulmayanların konuşulduğu bir süreçtir.

Evlilik terapisti; çiftin uyumlarını bozan davranış biçimlerini tersine çevirmelerine ya da değiştirmelerine destek olan kişidir.

Çift terapisi, iletişim becerilerinin kazanıldığı terapidir. Eğer insanlar  davranışsal olarak didişme tarzı bir iletişim öğrenmişlerse, bu didişme tarafının onlara zarar verdiğinin gösterildiği terapi yöntemidir.

Çiftlerden birinde ya da her ikisinde düşünce şemalarında bir hata varsa; yanlış anlama, yanlış yorumlama, yanlış değerlendirme gibi o zaman  bu yanlışları düzeltici terapi yapılır.

Eğer problemin kaynağında dinamik sorunlar varsa; kişilik ve kendilikle ilgili döngüler üzerinden terapi çalışması yapılır.

Çift terapilerinde tek görüşme yapılmaz, her zaman ikisiyle beraber görüşme yapılır. İlk görüşme tek tek yapılır. Çift terapisine uygunluklarına bakılır, sonra çift olarak devam edilir. İçlerinden birisi terapiye rıza göstermiyorsa,  boşanmayı düşünüyorsa, çift terapisi olmaz, diğerinin zoruyla getirildiyse terapi işe yaramaz.

Boşanma sürecinde olan insanların sağlıklı boşanma konusunda yardım talebiyle de gelebilirler.  Sağlıklı bir şekilde boşanmalarına destek almak, çocuklarına ve kendilerine zarar vermeden ayrılmalarına yardımcı olmak da terapötiktir.  En önemli terapi şekillerinden birisidir. Ayrılmak isteyenleri  birleştirmek terapistin görevi değildir. Tercih her zaman onlara, çiftlere  aitir. Eğer onlar ayrılmaya cesaret edemiyorlarsa bu cesaret üzerine konuşulur.  Neden ayrılamadıklarını, onları bağlayan duygular üzerine konuşulur.  Ne boşanmalarına ne de barışmalarına karar vermek terapistin işi ve görevi değildir.

Çift terapisi aslında biz evliliğimizi sürdüremiyoruz, evliliğimizin bitmesini istemiyoruz, bize yardımcı olur musunuz? Diyen kişilere yapılır.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Erken boşalma (denetimsiz, istemsiz boşalma) ve Terapisi

Denetimsizliği tanımlamada “erken” sözcüğü uygun olmadığından “erken boşalma” yerine “denetimsiz boşalma” ya da “istemsiz boşalma” terimlerinin kullanılması daha tercih edilen bir kavram olduğunu öncelikle vurgulamak istiyorum.

Denetimsiz boşalmanın fikir birliğine ulaşılmış bir tanımı maalesef yoktur. İnatçı ve tekrarlayıcı bir biçimde, çok az cinsel uyarılma ile cinsel birleşme öncesinde ya da birleşmeden hemen sonra, kişinin ve partnerinin arzu ettiği süreden daha önce oluşan boşalma erken boşalmadır.  Erken boşalmada önemli olan süre değil, boşalma refleksi üzerinde istemli denetimin olmamasıdır.

Denetimsiz boşalma, bir erkeğin gönüllü boşalmayı kontrol edemeyip istediğinden önce zirveye çıkıp boşalmasıdır. Normal bir erkek önce heyecanlanır, sonra bu heyecanın keyfini yaşar (plato) ve ardından boşalır. Denetimsiz boşalanlarda bu plato fazı yoktur. Heyecanlanır ve boşalır. Normal koşullarda uyarıldıktan sonra yaşanması gereken ve çiftin bir süre ilişkide kalması dönemi olan plato denetimsiz boşalanlarda mevcut değildir. Yani gönüllü uzatma veya erteleme noktası mevcut değildir.

 “Erkeğin, partneri orgazm olmadan önce boşalması” biçimindeki bir tanım mevcut sorunun partnerinin orgazmının gecikmesi ile ilgili olup olmadığını yeterince yansıtmadığından doğru değildir ve bu tanımlama günümüzde bir cinsel mit olarak kabul edilmektedir.

Boşalma süresi asıl ölçüt olmamakla birlikte, birleşmeden önce boşalma ya da 1-3 dakikalık cinsel birleşme süresi denetimsiz boşalmadır.  47 dakikalık cinsel birleşme süresi ise ancak kişinin kendisinin ya da cinsel partnerinin sorun olarak görmesi, doyum sorunları yaşaması durumunda denetimsiz boşalma olarak kabul edilmektedir. Çiftten en az birinde süre açısından memnuniyetsizlik varsa bu sorun olarak  görülür.

Denetimsiz boşalmada genel kabul şu şekildedir;  

                Penis vajinaya girmeden önce boşalma olursa “İleri Derecede Denetimsiz Boşalma”, 

                Penis vajinadayken 1-2 dakika arası boşalma “Orta Denetimsiz Boşalma”, 

                Penis vajinada iken 3-4 dakika arası boşalma “Denetimsiz Boşalma” olarak kabul edilebilir. 

                – Penis vajinada iken 5 dakika üzerinde ve istemli boşalma “Normal Boşalma” olarak kabul edilebilir. 

Masterson  ve Johnson 1970’ de erken boşalmayı ; erkeğin, cinsel birleşmelerinin en az %50 sinde, eşinin orgazma ulaşmasına yetecek kadar boşalmayı geciktirememesi olarak tanımladılar. Kadınların orgazma ulaşma sürelerinde ve orgazm olma oranlarında bireyler arası büyük farklılıklar gözlenmesi bu tanımın kullanılabilirliğini sınırladı.

Kaplan  erken boşalmayı, vajinaya girişle boşalma  arasındaki zaman veya giriş-çıkış sayısı ya da boşalmadan  önce eşin orgazm olma oranı gibi niceliksel terimlerle tanımlamaz. Önemli olan boşalma  refleksi  üzerinde istemli denetimin olmaması ve yüksek uyarılma düzeylerine, refleks  olarak boşalma  ortaya çıkmadan dayanılamamasıdır der.

Kısaca denetimsiz boşalma (prematüre ejakulasyon) sürekli olarak ya da yineleyici bir biçimde, çok az bir uyarılmayla ve kişinin istemesinden önce, vajinaya girme öncesi, girer girmez ya da hemen sonra ejakulasyonun olması şeklinde tanımlanır.

Terapiye danışanlar  çoğunlukla şu şikayetlerle  gelirler:  Giremeden veya birkaç kez gidip geldikten sonra  hemen  boşalıyorum,  ”O an geldiğinde kendimi kontrol edemiyorum.”   ”Her seferinde korktuğum başıma geliyor.”   ”Hemen girsem, dışarıya boşalmasam.”  ”Her şey çok hızlı gelişiyor, kontrol edemiyorum.”   ”Artık bezdim ve yoruldum.”

Tanı  neye göre konuluyor?

Denetimsiz boşalma tanısı, yalnızca boşalma süreci erkek tarafından yeterli derecede kontrol edilemez bulunduğunda veya erkeğin boşalma sürecini yeterince kontrol edemediği için partnerde orgazm yaşanmadığında konulur.

Cinsel terapist denetimsiz boşalma tanısını koymadan önce yaş, cinsel birleşme sıklığı, partner özellikleri, ön sevişme süresi ve ortamın uyarıcılığı gibi etkenleri göz önüne almalıdır.

İlk kez cinsel ilişkiye giren genç erkeklerde sık görülür. Çoğu erkek daha sonraları boşalma süresi üzerinde bir kontrol geliştirebilir.

Normal koşullarda kadınların %75’i vajinal orgazm olmazlar. Çiftler genellikle vajinal orgazma odaklandıkları ve olmayacak zor bir işin peşinden koştukları için endişe, korku ve kaygıları artar. Erkek kendini giderek daha başarısız ve yetersiz hisseder. Başarısızlık duygusu daha da erken boşalma sonucunu doğurur. (Vajinal orgazm takıntısı)

Erkek 1 dakika değil 10 dakika da gidip gelse klitorisi uyarmazsa genellikle eşini tatmin etmede zorlanacaktır. (Klitorisin dayanılmaz ağırlığı)

Denetimsiz boşalan erkeklerin eşleri de genellikle orgazm taklidi yaparlar. (Cinsel birleşmenin dayanılmaz hafifliği)

Denetimsiz boşalma sorunu yaşayan erkeklerin partnerlerinde ikincil bir sorun olarak cinsel ilgi ve istek azalması ya da orgazm bozukluklarının ortaya çıkması şaşırtıcı değildir. Bunun nedeni erken boşalırım düşüncesi ile erkeklerin ön sevişmeden kaçınması ve vajinal orgazmı takıntı haline getirmeleridir.

GÖRÜLME SIKLIĞI

-Toplumda en sık görülen cinsel işlev bozukluğu olmasına karşın, cinsel işlev bozuklukları tedavi merkezlerine başvurular arasında erektil işlev bozukluklarından sonra ikinci sıradadır.

-Denetimsiz boşalma sorunu çoğu kez sertleşme sorunları, cinsel isteksizlik ve evlilik sorunları ile birlikte görülmektedir. Terapiye gelen danışanlarda  çoğu kez erektil  işlev bozukluğu yönünden yardım almak amacıyla yapılmakta ancak incelendiğinde temel sorunun denetimsiz boşalma olduğu anlaşılmaktadır.

– Eğitim düzeyi daha yüksek olan grupta bu yakınma ile başvuruların daha fazla olmasının, partneri tatmin etme çaba ve kaygısından kaynaklandığı bilinmektedir.

– Denetimsiz boşalma genellikle primer bir sorundur.

DENETİMSİZ BOŞALMANIN NEDENLERİ :

  • %99’u psikolojik nedenlerden kaynaklanır.
  • Tahrik olma sürecinin yetersiz algılanması: Erkeğin, boşalma sürecinin kontrolünü elinde tutmayı öğrenememesinin nedeni olarak orgazmdan doğan duyguların bilincinde olmadığı, yani tahrik olma hissini yeterli düzeyde algılayamadığı düşünülmektedir.
  • Kontrolü sağlamak için yeterli olanakların olmaması.
  • Korku: Denetimsiz boşalmada korku önemli bir etkendir. Korku, adrenalin hâkimiyetini artırmaktadır, bu da orgazm refleksinin daha hızlı yaşanmasına yol açar. Bu sorunu yaşayan erkeklerin cinsel birleşme sırasında büyük bir baskı altındadır. Konu sadece sık yaşanan bezdirici cinsel başarısızlık durumlarına bağlı olarak gelişen bir performans korkusu değildir, ayrıca hızlı boşalmayı ne pahasına olursa olsun önlemeyi hedefleyen bir tür kısır döngüdür.
  • Heyecan ve gerginlik: Kaslarda bir gerginlik orgazm sürecini hızlandırır. Eğer bir kişi zaten gerginse orgazm yaşamak için daha az uyarılmaya ihtiyacı vardır. Özellikle genç erkeklerde ve nadiren cinsel temaslarda bulunan erkeklerde cinsel bir durumda gerginlik ve korkuya neden olan belirli oranında bir heyecan muhtemeldir. Ancak bu zorlayıcı koşullar olmadan da erken boşalma yaşayan pek çok erkek kaslarında yoğun bir gerginlik yaşamaktadır. Kimileri hayatın neredeyse tüm alanlarında gergindir, kimileri ise yalnızca cinsellik sırasında.
  • Pek çok danışanda  “gerginlik kısır döngüsü” gözlemlenmektedir:
  • Çoğu danışanda  hızlı ve yakalanma korkusuyla yapılmış mastürbasyon öyküsü vardır.
  • Mastürbasyon yaparken veya ilk cinsel deneyiminde basılan veya yakalanan bir erkek; sonraki cinsel deneyimlerinde tüm dikkatini dışarıya yöneltir, kendi uyarılmasını ve geri dönülmez noktasını fark edemez. Hazza ve duygularına odaklanamaz, cinsel enerjisini endişe, korku ve kaygıya yatırır.
  • Cinsellikle ilgili suçlayıcı, cezalandırıcı ve utandırıcı yetiştirilme tarzı önemli bir etkendir.
  • Cinsellik dışı konularda sürekli tartışan kötü ve sağlıksız çift modellerinde evdeki çocuğun aldığı mesaj; genellikle “cinsellik kötü ve suçlulukla yapılması gereken bir durumdur” mesajıdır.
  • Dinamik olarak bakıldığında; denetimsiz boşalan erkek, bilinçdışında kadınlara öfkelidir ve ödipal çatışmadan dolayı ciddi suçluluk ve korku duygularına sahiptir. Erken boşalarak hem kendini cezalandırır hem de kadının aldığı hazzı sabote eder. (Bedel ödeme) Çünkü suçluluk duygusu diğer duyguların algılanmasını baskılar, böylece geri dönülmez nokta fark edilemez, erkek hızlı ve otomatik olarak boşalır.
  • Bazı erkekler aşırı heyecanlanır ya da çok fazla performansa odaklandıklarından ortaya çıkan heyecan duygusunu algılayamazlar.
  • Erkek eşi tarafından her an ret edileceği ya da eleştirileceği korkusuna odaklanmaktan yaklaşan heyecan kabarmasını fark edemeyebilir.
  • Hazza değil de sadece vajinal girişe odaklanmak erkeğin enerjisini tüketir. Endişe, korku ve kaygı= Stres
  • Stres anında adrenalin ve noradrenalin salgılanır. Bu hormonlar penisin atardamarlarında daralmaya yol açarak penise giden kanı azaltır. Zevk hormonları olan endorfin, seratonin ve dopaninin salgısı azaltarak alınan hazzı azaltır. (Kısır döngü)
  • Aslında tüm mesele erkeğin bedensel hislerini fark edememesi ile ilgilidir. Nasıl ki mesanenin dolduğunu fark edemeyen çocuk gece altına işerse;  yükselen cinsel heyecanını fark edemeyen erkekte erken boşalır.
  • Gerek erkekte oluşturabileceği performans kaygısı gerekse hem erkek hem de partnerinde diğer cinsel işlev bozukluklarına zemin hazırlaması nedeniyle tanı ve tedavisi büyük önem taşımaktadır.
  • Prognoz, büyük oranda kadının tepkisi ile belirlenir. Öfkeli, suçlayıcı ve aşağılayıcı tutumlar, erkeğin kendine olan güvenini azaltarak boşalma süresinin daha da kısalmasına neden olabilir.
  • PERFORMANS ANKSİYETESİ: Denetimsiz boşalmayı hızlandırıcı ve sürdürücü bir rol onar. Cinsel mitlerle ve yüksek beklentilerle doldurulmuş bir erkek cinsellikte sıkıntı yaşar. Çünkü seks haz alınması gereken bir durum olmaktan çıkar, bir SINAV haline gelir.
  • Erkek eşi ve onun memnuniyetiyle çok meşgul olursa; sürekli eşini izler, onu memnun edememe endişesine kapılarak erken boşalabilir.

DENETİMSİZ BOŞALAN ERKEKLERİN ORTAK ÖZELLİKLERİ :

                -Hızlı yemek yerler, -Hızlı araba kullanırlar, -Her konuda aceleci davranırlar, -Çabuk sinirlenirler, -Kontrolsüz davranışları vardır, -Ya çok çabuk güvenirler  ya da güven duymada zorlanırlar, -Kaygılı ruh halleri vardır,  -Çocukluklarında babalarıyla sorunları vardır, -Çocukluklarında yataklarını ıslatmışlardır, -Genellikle eğitim düzeyleri yüksektir, -A tipi kişilik yapısına sahiptirler. Rekabetçi, sosyal alanda ve mesleğinde hırslıdır, dakiktirler, Güçlü ve etkileyicidirler, (narsistik kişilik örüntüleri vardır.) ) Sabırsızdırlar,  Aynı anda birkaç iş yapmayı severler,  İnsanlara ve olaylara çabuk sinirlenirler, Onaylanmayı beklerler, Sorunlu bir dinlenme tarzları vardır, Daima telaşlıdırlar,  Ev ve iş dışında çok az ilgi alanı vardır,  Duygularını saklarlar.

DENETİMSİZ BOŞALMANIN  TERAPİSİ:

                1- Boşalmadan önceki o geri dönülmez noktaya gelmeden önce hislerin farkındalığını arttırmaktır. Yani erkek beynini kapatarak tüm dikkatini heyecan ve hazza odaklamalı, penisten gelecek boşalma sinyallerini tanımalıdır. Bu hisler;  -keyifli bir yanma,          -bir ılıklık ve sıcaklık,    -uyuşma veya karıncalanma, -kasık bölgesindeki kaslarda kasılma,  -çekilme   gibi tanımlanır. (Dur, hareketsiz kal ve gevşe)

                2- Erkek “boşalmamalıyım” düşüncesi yerine “boşalırsam boşalayım ama önce haz almalıyım” düşüncesini koymalıdır.

                3- Erkek inançlı, kararlı, düzenli ve disiplinli bir şekilde aşk oyunlarına (ev ödevleri) vakit ayırmalı ve yapmalıdır.

                4- Gerginlik ve rahatlığın algılanması: Erken boşalma yaşayan erkeklerde sık görülen psikolojik ve bedensel gerginlik hakkında bilinçlendirilmelidirler. Yoğun bir gerginliğin orgazm refleksi üzerindeki etkileri hakkında bilgilendirilmelidirler. Cinsel terapi süreci içerisinde kendilerinde nelerin ne tür bir gerginliğe yol açtığını bu durumda nasıl rahat bir şekilde davranacakları öğretilmelidir. Yani erkek endişe, korku ve kaygısını azaltmak için gevşeme egzersizini günde en az iki kez yapmalıdır. (Stres yok, acele yok)

                5- Cinsel tahrik algılamasının geliştirilmesi: Bunun için danışan, kendi cinsel tahrik olma sürecini tanımalıdır ve “point of no return(Dönüşü olmayan nokta)  adını verdiğimiz orgazm refleksinin yaşandığı an için belli bir hassaslık geliştirmelidir. Danışan  çeşitli yöntemlerle eşiyle olan cinsel faaliyetler sırasındaki boşalmayı kontrol edebildiği hissine sahip olabilmesi için tahrik duygusunu amacına yönelik olarak öğrenmelidir.

                6-  Cinselliğin rahatlamış bir şekilde tadını çıkarmayı öğrenmek: Gerginlik ve kasılmış bir cinsel tutuma neden olan bir gerçekleştirme baskısı altında durmaktansa çift daha az hedefe yönelik olan bir cinsel etkileşim şekli geliştirmelidir. Bu, cinsel değişim içerisinde cinsel iletişimi ve ince ayarı mümkün kılan kollektif bir ilişkinin teşvik edilmesiyle desteklenmelidir.

              7- Dur başlat ve sıkma tekniklerinin öğretilmesi.

              8- Geçmiş travmaları varsa EMDR terapisinin uygulanması.

              9- Hipno terapi telkinlerinin verilmesi de süreci hızlandırır ve çözümü kolaylaştırır.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Travmanın Çocuklar ve aileleri üzerindeki etkileri

Çocuklar zihinsel, duygusal, bedensel ve sosyal olarak gelişmekte oldukları için travmayla başa çıkmada yetişkinlere göre daha zayıftırlar. Ayrıca, gelişme süreci gelişmeyi ketleyici faktörlere oldukça duyarlıdır. Savaş, trafik kazası, deprem, sel, yangın, ölüm gibi travmatik yaşantılar sonucunda ortaya çıkan travma sonrası stres tepkileri çocukların gelişimini engelleyebilir ve ilerde, sosyal, okul ve duygusal yaşamlarında, psikolojilerinde bazı sorunlara yol açabilir.

Travmatik yaşantılara karşı verilen duygusal tepkilerde önemli bireysel ayrılıklar olduğu  bilinmektedir. Çocuklar travmatik olaylardan şu şekilde ya da bu şekilde etkilenirler diyebilmek için her çocuğun gelişim özelliklerinin yanısıra kişilik ve kültürel özelliklerinin, yani yetiştirildikleri kültürün de bilinmesi gerekmektedir.

Çocuklar, özellikle travmatik bir olay sonrasında duygusal desteğe, birilerinin kendilerini dinlemesine ve kendi yaşantılarını paylaşabilecekleri bir kişiye daha fazla ihtiyaç duyarlar. Bu yüzden çocukları iletişim kurma konusunda cesaretlendirmek gerekir.  Çocukların duygularını başkalarına anlatmaları onların, acı veren bu travmalarıyla daha kolay başa çıkabilmelerini sağlayabilir. Çocuklara arkadaş desteği sağlamak ve kendilerini ifade etmelerine imkan tanımak açısından grup çalışmalarının da en az bireysel terapiler kadar faydalı olduğu bilinmektedir.

Travma sonrası stres  tepkileri çocuklarda yetişkinlerde olduğundan biraz daha farklı biçimde ortaya çıkmaktadır.  Ayrıca, farklı yaş ve farklı gelişim dönemlerindeki çocuklar farklı travma tepkileri gösterebilmektedirler.

0-3 yaş  çocuklarında görülen  TSS tepkileri:    Kaygılı görünme, huysuz  davranışlar.    Yatak ıslatma, konuşma problemleri, kekemelik, bebeksi konuşma  gibi gerileme davranışları, Ana-babaya yapışma ve onlardan ayrılmak istememek.    Uyku sorunları ve kabuslar, Çevreyle ilişkilerinde tutukluk ve ürkeklik, Oynadığı oyuncaklara ya da arkadaşlarına saldırganca davranışlarda bulunmak, travmayla ilgili tekrarlanan oyunlar oynamak.
Bu  çocuklarla neler yapılabilir? Bebeklerle yumuşak bir sesle konuşun, onları okşayın, sevin ve sırtlarına hafif hafif vurun. Sırtlarına pıtı pıt yapın. Düzenli bir beslenme ve uyku programı uygulamaya çalışın.Etrafındaki  uyaranları azaltın.Belirli bir zaman diliminde geçici olarak sizin yatağınızda yatmasına izin verin. Yürümesine, yerlerde yuvarlanmasına ve oyun oynamasına fırsat verin. Beraber oyunlar oynayın. Arkadaşlarıyla daha fazla oynaması için fırsatlar oluşturun.
 4 – 6 yaş çocuklarda TSS tepkileri: Yatak ıslatma, parmak emme, hızlı duygu geçişleri yaşama, ana-babaya yapışma, tik, konuşma,  uyku sorunları gösterebilmektedirler. Genel bir kaygı hali, hayvanlardan  ve yabancılardan korkma. İçe kapanma kimseyle konuşmak istememek, tekrarlanan oyun ve ritüeller (belirli davranışları saplantılı bir şekilde tekrarlama) Bu yaş grubundaki çocuklar kötü olayların, kendi kötü düşüncelerinden kaynaklandığını düşünüp üzülebilirler. Başına gelenlerden dolayı kendilerini suçlayabilirler.  
4 – 6 yaş  çocuklarla neler yapılabilir? Rahatlatmaya ve güven vermeye çalışın, sık sık sevip okşayın.Uyumadan önce yanına gidin, başını okşayın, varsa ılık bir süt verin veya ninni söyleyin. Bir süre için sizinle birlikte yatmasına izin verin.Oyun hamuruyla oynama, çizme ve boyama yoluyla duygularını ifade etmelerine fırsat verin.
 7 – 12 yaş  çocuklarında TSS tepkileri     Okula gitmek istememe ve okul başarısının düşmesi. Tekrarlanan oyunlar, saldırganlık, çok konuşma (gevezelik yapma, ya da hiç konuşmama) Okul öncesi dönemdeki davranışlarda gerileme davranışları akranları tarafından  reddedilmeye yol açabilir ve yeni gelişmeye başlayan yeterlik ve özerklik  duygularının ortaya çıkmasını engelleyebilir.     Kabuslar, uyku sorunları, ayrılık kaygısı ve doğal olaylardan (yağmur ve        rüzgar gibi) korkma, örümcek korkusu v.b fobiler   Dikkat ve konuşma sorunları, isyankar davranışlar, vücutta ağrılar Erkek çocuklarda özellikle silahlara, savaş oyunlarına  ilgi gösterme.
7 – 12 yaş çocuklarla neler yapılabilir? Duygularını ifade etmelerine yardım edin, sabırlı, ilgili ve esnek davranın.Oyun oynamalarını teşvik edin, merak ettikleri şeyleri açıklayın.Dikkatleri kolayca dağılabileceğinden okulda ve evde fazla çalışmalarını beklemeyin.Basit ve yapılandırılmış görevler verin, ufak sorumluluklar almalarına fırsat tanıyın.İlerde olabilecek başka travmatik olaylardan kendilerini nasıl koruyacaklarını anlatın.

Bazı  çocuklar  travmalarıyla ilgili neden konuşmak istemezler?

  • Bazı çocuklar kendileri ve özel yaşantıları hakkında konuşmaya pek alışık olmayabilirler.
  • Daha önce, bu gibi konularda kendilerini ifade etmek için hiç cesaretlendirilmemiş olabilirler.
  • Duygularını tanımlamakta zorlanıyor olabilirler.
  • Travmatik olaydan bahsetmek onlara acı veriyor olabilir.
  • Yetişkinlerden korkuyor veya onlara güvenmiyor olabilirler.
  • Yetişkinlerin kendilerini anlamayacaklarını düşünüyor olabilirler.
  • Yetişkinleri üzmek ya da endişelendirmek istemiyor olabilirler.

TRAVMATİK OLAYIN ÇOCUKLAR VE AİLELER ÜZERİNDEKİ ETKİLERİ NELERDİR?

Travmatik olayların hem çocuklar ve hem yetişkinler üzerinde farklı etkileri olabilir. Bu etkiler şöyle özetlenebilir:

  • Deperesyon ve umutsuzluk duyguları
  • Şiddetli üzüntü ve kaybedilen kişiyi özleme
  • Yalnız uyuma korkusu, kabus görme, uyuyamama gibi uyku sorunları
  • Travmatik olayı yeniden yaşama ya da acı veren örseleyici olayları anımsama gibi travmatik stres tepkileri
  • Şiddetli fiziksel ve duygusal tepkiler verme (panik, öfke, korku)
  • Kendini duygusal olarak donmuş hissetme, çevredeki kişiler ve günlük etkinliklerle az ilgilenme ya da hiç ilgilenmeme
  • Bellek, öğrenme ve konsantrasyon sorunları
  • Kendine ve başkalarına yönelik saldırganlık
  • Stres bağlı sağlık sorunları
  • Fiziksel yaralanmalar ya da sakatlıklar
  • Çocuklarda altını ıslatma, anne-babadan ayrılma zorlukları gibi önceki gelişim dönemlerine gerileme davranışları
  • Ev, iş, mali sorunlarla ilgili kronik stres
  • Çaresizlik hissi ve kontrolü kaybetme duygusu
  • İnsan doğası, genel olarak dünyanın hali ve gelecek hakkında kötümserlik
  • İntihar düşünceleri
  • Olup bitenlerden sorumlu hissetme ve suçluluk duygusu
  • Madde  kötüye kullanımı

TRAVMALARA KARŞI DAYANIKLI ÇOCUKLAR YETİŞTİRMEK İÇİN EBEVEYNLER  NELER YAPILABİLİR?

  1. Çocuğa ait olma, sevilme ve güven duygusunu aşılayın:

 Yetişkinlerin yapabileceklerinin en başında, küçük yaştan başlayarak çocukta ait olma duygusunu geliştirmek ve onlara kendilerini koşulsuz seven, onun ihtiyaçlarını karşılamaya hazır, her zaman güvenebileceği bir ailesi ve çevresi olduğu duygusunu aşılamak gelmektedir.

2. Kendine güven ve öz kontrol duygusunu geliştirin:

  • Çocuğun kendine güven duygusunun gelişebilmesi yetişkinlerin ona gösterdikleri güvene bağlıdır. Çocuğun kendi işini yapabilme çabalarını küçük yaştan itibaren destekleyin ve ödüllendirin.
  • Kendi kararlarını verebilmesi için ona fırsat tanıyın. Onun yerine karar vermeyin.
  • Aile içi ve aile dışında da alınan – verilen  kararlara onları da dahil edin ve fikirlerini sorun. Bu onların kendilerini önemli hissetmelerini sağlayacaktır.
  • Onları başka çocuklarla kıyaslamayın. Unutmayın, her çocuk kendine özgü özellikleri olan bir bireydir.

3. Tutarlı disiplin uygulayın: Kendine güvenli çocuk yetiştirmede belli ölçüde disiplin ve çocuğun yaşına uygun, gerçekçi ve kabul edilebilir sınırlar koymak çok önemlidir.

4. Problem çözme ve sosyal becerilerini geliştirin: Örneğin, iki kardeş veya iki arkadaş  kavga ediyorlarsa, önce birbirlerinin duygularını dinleyip anlamaları için onları teşvik edin. Daha sonra aralarındaki problemi çözmek için neler yapabileceklerini düşünmelerini söyleyin ve problemi çözmek için buldukları olumlu yolların desteklenmesi gerekir. 

Travma yaşamış olan çocuklar ve ebeveynleri sağlıklı ve güçlü kişilerdir. Sadece travmaya maruz kaldıkları için travma sonrası stres  tepkileri vermektedirler. Bu tepkiler başlangıçta travmaya verilen normal tepkiler olmakla birlikte, travmanın üzerinden aylar geçtikten sonra bile hala kendilerini kötü hissediyorlarsa, travma öncesi normal yaşantılarına bir türlü dönüş yapamıyorlarsa bir profesyonelden destek alınması gerekmektedir.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Çocuklarda – Gençlerde İnternet, bilgisayar bağımlılığı ve çözüm önerileri

Çocuklarımızla aynı çağı mı yaşıyoruz sorusuyla başlamak istiyorum?  Icq, msn, derken şimdilerde facebook, twitter,  instagram  gibi sanal iletişim zamana meydan okur  gibi hızla türüyor.  Pekala çocuklarımızın bu sanal ortamlarda kaybolmak üzere oldukları hatta ve hatta kaybolduklarının farkında mıyız?  Ya da çocuklarımızı gerçek dünyaya döndürmek için çok mu geç kaldık?

Teknolojinin  neresindeyiz? Neresindesiniz? Biz yetişkinler teknolojinin daha birincisini keşfederken çocuklarımızın ikincisi, üçüncüsü hatta dördüncü sürümünü takip edip çoktan yeniliklerin bir parçası haline geldiklerini görüyoruz.  Bizlere öğretilen her şey silinip yeni baştan yazılıyor sanki.  Bu alemde yalnız olmadığımız çok açık.

Bilgisayar ve İnternet’in hayatımıza girmesiyle sorunlarımız da değişti.  Sorun değişince, sorun çözme yöntemlerimiz de değişti.  Çocuklar  ve gençler “bağımlı” hale gelince, aile içinde birçok sıkıntılar ve çatışmalar  yaşanıyor. Sabaha kadar bilgisayarın başında oyun oynayan çocuklar, gençler  kural  ve sınır tanımaz hale gelmektedirler.  Okul sorunları,  sağlık sorunları, davranış sorunlarında hızlı bir  artış görülmektedir.

Nasıl davranacağımız noktasında karşımıza iki seçenek çıkıyor. Ya bilgisayar teknolojisine  savaş açacağız ya da ayak uydurup onlarla yaşamasını öğreneceğiz. Hangisi daha zor sorusuna cevap aramak ise çok bilinmeyenli denklem çözmek gibi görünüyor.

Realiteye baktığımızda bilgisayar ve iletişim kanallarının kullanımının istesek de istemesek de zorunlu kullanım haline getirilmiş olmasıdır. Yetişkinler  olarak bir adaptasyon sorunu yaşayabiliyoruz.

Teknolojik bağımlılık kelimesi korkutucu gibi görünse de tıpkı sigara, alkol, madde bağımlılığı gibi tehlike saçıyor. Tek farkları sigara ve diğer kötü alışkanlıklar için tedavi yöntemleri bulunurken internet ve bilgisayar bağımlılığı için aynı şeyleri söyleyemiyoruz. Sana zarar veren ortamlardan uzak durmalısın yolu maalesef bilgisayar kullanımı için işe yaramıyor. Çünkü; mevzu bahis bilgisayar ve internet olduğunda, sanal ortam olduğunda kullanılmaması ya da uzak durulmasının istenmesi mümkün görünmüyor. Bu konuda çaresiz gibi görünsek de savaşmaya ve teknolojinin çocuklarımızı esir almasını önlemeye çalışmalıyız.

Bilgisayarların kullanımını çocuklarımıza yasaklasak da ellerinde daha cazip ve yine her ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri başka bir araç daha karşımıza çıkıyor: Cep telefonu. Bilgisayar bağımlılığı gibi cep telefonu bağımlılığı da aynı hızla çocuklarımıza ulaşmış durumda.

 Yanlış kullanımlarda tahmin edilemeyecek  kadar olumsuz etkileri ve sonuçları olan bu iki araçla nasıl baş edileceğine geçmeden önce ergenlerin ve çocukların neden bu kadar internet ve bilgisayarı sevdikleri üzerinde durmak gerekir. Ergenler, bilgisayardan, cep telefonundan, internetten kopamazlar.  Çünkü;

  1. İstedikleri kimliğe rahatlıkla girebilirler. Kim olmak isterlerse o olurlar.
  2. Ergenlik döneminde ilişkiler ve sosyalleşme çok önemli bir yer tutmaktadır. İnternet ile ergenler rahatlıkla sosyalleşebilirler. Gerçek dünyada sahip olamadıklarını düşündükleri güveni,  sanal  alemde  yakaladıklarına  inanırlar.
  3. Onlar için stres atma aracıdır.
  4. Hayatın çok fazla sınırlamalar getirdiğine inandıkları bu dönemde ergenler, internet ile sınırsızlığa ulaşırlar.
  5. Televizyon gibi pasif değil, aktif eğlence aracıdır.
  6. Gerçek hayatta hata yapmaktan korkan ergen için sanal ortamlar paha biçilemez yerlerdir. Tek tuşla tüm yanlışlarını silerler.

Sanal ortamlarda hiçbir yerde alamadıkları kadar hızlı ödül alırlar, beğeni alırlar.  Bu ödül ve beğeniyi bir de karşı cinsten alıyorlarsa, bu doyumu kesmek, bırakmak istemezler. Bu durum onlar için bu araçları vazgeçilmez  hale rahatlıkla getirebilmektedir.  (Çok kısa  sürede  olumlu geri  bildirimleri  (beğen, paylaş…) alıyor oluşları)  Pekiştireçlerin  çok kısa sürede gelmesi onları bilgisayar başında tutmaktadır.

Bilgisayar ve İnternet bağımlılığın   risk ve tehditlerine  değinmek istiyorum;  Çocuklar ve gençlerin bilgisayar ve İnternet  kullanımı  esnasında karşılaşılabilecekleri sorunları  genel olarak aşağıdaki şekilde gruplayabiliriz:

Teknik zararlar; Çocukların bilgisayara virüs  bulaştırması, casus yazılımların  eve girmesine ve  bilgisayarı bozmasına yol açabilmnektedir.  Bunun sonucu  olarak var olan belge ve dosyaların kaybedilmesi  ve bazı yazılım ayarlarının bozulması sorunları.

Fiziksel, sosyal ve psikolojik zararlar;  Aşırı  oyun oynamaları, dışarıda ya da okulda arkadaşlarıyla  etkileşimde olmaları  yerine eve kapanmaları  ve şiddet içerikli oyunlar oynamaları.

Hayati zararlar;  Zararlı içeriklere erişim, kötü niyetli kişilerle temas,  cinsel  istismar  sorunları.

• Çevrimiçi ortamlarda, kendilerini veya ailelerini  tehlikeye atacak adres, kredi kartı numarası , evde o an kimin ya da kaç kişinin bulunduğu bilgisi gibi bilgileri üçüncü şahıslara, eposta veya sohbet programları vasıtasıyla iletebilmeleri.

• İnternet üzerinden ebeveynlerinin kredi kartı ile haber vermeden alış veriş yapabilmeleri.

• Kendisinden yaşça büyük ve kötü niyetli kişilerle ve suç örgütleri ile haberleşebilmeleri

Bilgisayarın başında uzun zaman geçirilmesi çocukların dil gelişimini bozuyor. Özellikle dil, konuşma, okuma-yazma üzerine olumsuz etkileri  olabilmektedir.  Dil becerilerinin zayıflığı çocuğun tüm ilişkilerinde, özellikle öğrenme süreçlerinde ciddi sorunlara sebep olabilmektedir.

• Görme sorunları,  Dil gelişiminde gerilik,  Duruş ve iskelet sorunları,  Bel ve Sırt ağrıları,

 Elektromanyetik radyasyona maruz kalmaları, Az hareketten kaynaklanan fiziksel problemler,

Obezite, Sanal dünyaya sığınma, gerçeklerden kopma gibi sorunlara neden olmaktadır.

• İnternette yer alan  GTA, MAX  Payne, Counter gibi şiddet  içeren oyunlarda polis öldürmek, otomobil çalmak, tanker yakmak gibi bazı eylemler, çocuklara kazandırdıkları yüksek puanlarla ödül gibi sunularak, çocukları, gençleri  saldırgan, şiddete yatkın,  saygısız, egoist, acımasız, duygusuz   hale getirebilmektedir.

Nasıl bağımlı olunuyor?

  • Çocuk ne kadar küçükse, beynin değişebilme yeteneği o kadar büyüktür. Çok çeşitli etkinliklerde bulunması çocuğun beceri ve yetenek yelpazesini genişletiyor. Oysa az sayıda etkinliğin sürekli yapılması, diğer alanlardaki sinir hücresi ağını zayıf bırakıyor. Bu da beceri ve yetenek gelişimini sınırlandırıyor.
  • Hepimizin doğasındaki gibi çocuk da alıştığını, keyif aldığını, rahatça yapabileceğini  tercih ediyor. Dolayısıyla bilgisayara yönelimi arttıkça, kaçındığı etkinliklerden de gittikçe uzaklaşıyor.
  • Kortekste görsel alanlar daha fazla yer tutar.  Bakmak, dinlemekten daha kolay ve daha çekici. Üstelik bilgisayardan çok zengin, çok hızlı ve etkin işitsel uyaranlarla da beslenmiş, çok ilgi çekici malzemelere ulaşmak mümkün.
  • Oyun, çocuk için bir başka çekim noktası. Belli bir puana ulaşmak gibi bitmez tükenmez, yaklaştıkça uzaklaşılan hedefin çekiciliği çok yüksek. Üstelik bu puanlar, genellikle arkadaşlarla yarıştırılıyor. Tüm bunlar bilgisayar kullanımını pekiştirmektedir.

DSM IV. Kategorisinde dürtü bozukluklarından bağımlılık sendromu olarak kabul edilen bilgisayar, ineternet  bağımlılığı tanısının konulabilmesi için aşağıda yazılan 10 maddeden en az 5 maddenin  görülmesi gerekmektedir.

  1. İnternet ve bilgisayar kullanma süreniz hakkında, ailenize, arkadaşlarınıza ya da başkalarına yalan söylediniz mi?
  2. Aklınızı  halen internet ile meşgul hissediyor musunuz? (Bir önceki çevrim içi olduğunuz anı veya bir sonraki çevrim içi olacağınız anı düşünüyor musunuz?)
  3. Günlük internet kullanımınızı kontrol altına alabilmek adına, geçmişte başarısızlıkla sonuçlanan denemeleriniz oldu mu?
  4. İnternet ve bilgisayar tutkunuz sebebiyle herhangi bir anlamlı ilişkinizde, eğitim- öğrenim durumunuzda ya da kariyerinizde sorun yaşadınız mı?
  5. Aileniz ve sevdiklerinizle  paylaştığınız zaman dilimi yerine, ekran başında internet bağlantısında olmayı tercih ediyor musunuz?
  6. İnternet bağlantı sürenizi azalttığınız günlerde kendinizi huzursuz, huysuz, depresif  veya sinirli hissediyor musunuz?
  7. Gün içinde planladığınızdan daha uzun süre mi çevrim içi oluyorsunuz?
  8. Günlük internet bağlanma süreniz, çevrim içi olma ihtiyacınızla birlikte artış gösteriyor mu?
  9. İnterneti ve bilgisayarı kullanım amacınız, yaşamsal sorunlardan uzaklaşmak veya disforik duygu durumunuzu hafifletmek için mi kullanıyorsunuz? (Örneğin; çaresizlik, suçluluk, anksiyete – kaygı, depresyon duyguları)
  10. Ekran karşısında bilgisayarda geçirdiğiniz süre sebebiyle, sosyal yaşamınızdaki arkadaşlarınızla planlarınızı erteliyor musunuz?

Neler  yapılabilir?   (TAVSİYELER)

Yukarıda  sıralanan maddelerden 5’ine evet cevabını veriyorsanız  mutlaka bir uzman yardımı alınmalıdır. ( İnternet  ve bilgisayar kullanımı çocuğunuzun gündelik yaşamını sekteye uğratacak bir düzeye geldiyse profesyonel yardım almalısınız.)    

Çocuklar ve gençler, ailesi ile birlikte olmak veya arkadaşları ile oyun oynamak yerine bilgisayarı ile uzun süre baş başa kalmayı tercih edebilmekte ve  bilgisayarı bir öğrenme ve araştırma aracı olmaktan  çok saatlerce oyun oynama aracı olarak kullanmayı tercih etmektedirler.

Çocuklar ve ergenler,  sorumluluklarını ihmal edip , tüm programını bilgisayara göre yapıyor , hiçbir şeyi  bilgisayar kadar önemsemiyorsa, ortada ciddi  bir sorun var demektir.  Çocuklarla bilgisayar ve internet konusunda sohbet edilmeli, burada okudukları ya da gördüklerinin yanlış olabileceği, bilgiyi tartışmak gerektiği, yararlı ve zararlı yanları anlatılmalıdır. Bunu yaparken,  eleştirmeden, bağırmadan, fırçalamadan, yasaklamadan, tehdit etmeden, rüşvet vermeden, söylenmeden, karşılıklı konuşmak en iyisidir.

Tedbir alma konusunda en büyük sorumluluk anne ve babalarda olmasına rağmen, ailelerin bilinçsizliği ve ilgisizliği çocukları bağımlı hale getirebilmektedir.  Bağımlı hale gelmiş olan bir çocuğu kurtarmak imkansız değil elbette. Ancak, bağımlı hale gelmemesi için bilinçli davranmak çok daha önemlidir.Ancak en akıllı en faydalı tedavi yöntemi “koruyucu  hekimlik  anlayışıdır.  Hasta olmamak için tedbirli adımlar atmak, hasta olduktan sonra iyileşmek için çareler aramaktan çok daha önemlidir. Anne babalar çocuklarının bağımlı olmaması için tedbirli davranmak  zorundadırlar.

Ebeveynler olarak teknolojiye ayak uydurmalı  hatta  teknolojiyi çocuklardan daha iyi takip etmelidirler. Böylelikle nelerin zararlı olabileceği konusunda da daha bilinçli olabilmek mümkün olabilecektir. ( Bu arada şuna da dikkat çekeyim;  Çocukları kazanalım derken ebevynleri  kaybetmemek şartıyla J )

Bilgisayar ve internet kullanımları mutlaka ve mutlaka sınırlandırılmalıdır. Bilgisayar karşısında okul öncesi çocuklar günde bir saat, ilk ve orta okul dönemlerinde ise iki saati aşmamalıdır. Lise çağlarında ise  bu saat maksimum toplamda  3 saati geçmemelidir. İnternet kullanımı çocuğunuzun ders çalışmasına, sosyal ilişkilerine, sizinle olan iletişimine engel olacak ölçüde artmadan ve internet etkinlikleri  bir kaçınma aracı halini almadan, internet kullanımını makul ölçülerde sınırlamalısınız. Var olan alışkanlığı yasakla sonlandırmaya çalışmak, internet kullanımını hem daha çekici hale getireceği, hem de ergenlikte çocuğunuzun özel yaşamına müdahale olarak algılanacağı için işe yaramayabilir. Daha baştan belli zaman dilimlerinde ve belli bir süre için internet kullanımı alışkanlığını kazandırmalısınız.

Çocuğunuzun internette şiddete, pornografiye veya benzer olumsuz uyaranlara maruz kalmaması için, öncelikle internet erişimi için gerekli  filtreleme programlarının bilgisayarda olmasını sağlamalısınız. İnternet filtresi  (güvenli internet) etkili bir koruma yöntemi olacaktır. Bu filtrenin sıklıkla değiştirilmesi unutulmamalıdır.

Çocuğunuzun kişisel hiçbir ipucu içermeyen ve hiçbir kişisel anlamı temsil etmeyen bir rumuz ya da e-posta adresi seçmesine yardımcı olun.

İnternetin olumsuzlukları ve internette çocuğunuzun karşılaşabileceği istenmedik durumlarda neler yapabileceği hakkında onu bilgilendirmelisiniz. Örneğin çocuğunuza rahatsız eden iletişimleri sonlandırabileceğini söylemeniz bile onun kendine güvenmesini ve kontrolün kendisinde olduğu inancının gelişmesini sağlar.

Çocuğunuzla karşılıklı güvene dayalı ve iletişime açık bir ilişki kurmalısınız. Böylece çocuğunuz internet ortamlarında rahatsız edici kişi veya durumlarla karşılaştığında sizden yardım alabileceği konusunda kendini güvende hisseder.

Bilgisayar ortak kullanım alanında bulundurulması, ekranın herkes tarafından görülebilir olmasına dikkat edilmeldir. ( Çocuk daha küçükken bu uygulama yapılırsa, bu alışkanlık kazandırılırsa ergenlik döneminde  daha az çatışmaya dönüşür.)  Herkese bir bilgisayar yerine mümkünse tüm ailenin aynı bilgisayarı paylaşması da önemlidir.

İlgi çekici ve eğlenceli, öğretici, eğitici  web sitelerini çocuğunuzla beraber bulmaya çalışın. Ebeveynler Çocuklarını  araştırmaya, öğrenmeye  kanalize etmeliler.  

Çocuğumuz bilgisayar almayalım  mı sorusunu duyar gibiyim.   Bu sorunuza  “almayın!” demiyorum. “Çocuklarınızı bilgisayara esir etmeyin yeter ki!” diyorum.  Ebeveynlerin  işi de kolay değil. Her fırsatta, internet cafelere kaçan evladını aramakla uğraşmaktansa, “Gözümün önünde olsun!” düşüncesiyle eve bilgisayar almak istiyorlar. Ebeveyn  perspektifinden bakınca doğru bir bakış açısı belki, ancak  şunu unutmayın :  “İnternet Cafe’de bağımlı olmanın sonuçlarıyla, evde bağımlı olmanın sonuçları arasında bir fark yoktur.”

Bilgisayarda onlarla vakit geçirip, onlara ayak uydurmaya çalışılmalıdır. (Tadında ve miktarında kesilmelidir.)

Bilgisayar başından kalkması istenirken ailelerin çağırdıkları ortamın başka bir bağımlılık olan televizyon ortamı  olmamasına  önem verilmelidir.

Ebeveynler, çocukları için en önemli rol model olduklarını unutmamalıdırlar. Öncelikle kendilerinin teknoloji kullanımını gözden geçirmelidirler.

Aile bireylerinin birlikte katılabilecekleri geziler, sosyal, sportif etkinlikler, çeşitli hobiler, kitap okuma saatleri, aileyle ilgili çeşitli görev ve sorumluluklar da çocuğu kolaylıkla bilgisayardan uzaklaştırır.

Cep telefonu kullanımına da sınırlama getirilmelidir. Asla telefonu ile aynı ortamda ders çalışmasına ve uyumasına izin verilmemelidir.

Sürekli olarak “ Bilgisayarı kapat artık, cep telefonunu bırak artık, ders çalış “ gibi söylemlerde bulunmayın. Uyarılar sadece davranış esnasında yapılıyorsa bir süre sonra hiçbir etki oluşturmayacaktır aksine zıtlaşmaya ve çatışmaya dönüşecektir.

Son olarak; İki yaşındayken  ebeveyninden beş dakika bile ayrılamayan bir çocuk, on beş – on altı  yaşına geldiği zaman,  internet başından  ayrılamayacak  bir hale gelmişse,  biz suçu kimde arayacağız?

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog

Çocuklar neden yalan söyler?

Yalan, doğru olmayan bir şeyin, doğru olmadığının bilinerek söylenmesi, yapılmasıdır. 4-5 yaşlarında çocuk, gerçekle yalanı ayırt edemez. Bu yaşlarda daha çok  “abartmalarla” ve “inanılmaz hikayelerle” olmamış olayları yaşamış gibi anlatır ve gerçekmiş gibi yansıtır. Çocuklar bu yaşlarda gerçeğe uygun olmayan şeyler söyleyebilirler. İnanılması zor öyküler uydurabilirler. Olayları abartılı bir şekilde, kendi algıladıkları biçimde anlatabilirler. Çocuklarda gerçeklik algısı zaman içinde oluşur. 7 yaşına kadar çocukların  söyledikleri  yalanlara sözde yalan denir.  Sözde yalanlar çocukların hayal gücünden çıkar. Bu tür yalanlar anne- babanın çocuk eğitimindeki yanlışlarından, çocuklardaki cezalandırılma korkusundan oluşur.  Çocuklar  bazen  yaptıkları davranışların suçunu ceza almaktan korktukları için başkalarının üzerine atarlar. Bazen de kendilerinden başka hayali ikinci bir kişinin üzerine atarlar. O hayali kişiyle arkadaş olurlar, oyun bile oynadıklarını söylerler. Bu durum daha çok tek çocuklarda ya da arkadaş edinemeyen çocuklarda daha sık görülür.  Bu durum genelde zamanla kendiliğinden geçebiliyor.

 Ergenlik döneminde (6-7-8. Sınıf) söylenen yalanlarda ise,  bir kasıt söz konusudur.  Bu dönem çocukların gerçekçilik duygusunun gelişmesinden sonra yalan söylemeleri  bilerek  ve  isteyerek bencilce  amaçları  için  başkalarını  kandırmasıdır. Eve geç geldiği zaman, sınavlardan istenen veya beklenen notu alamadığı zaman, ders çalışmak istemediği zaman, internet  kafeye  gitmek istediği zaman  … bu ve buna benzer durumlarda çocukların yalan söyleyebildikleri  görülmektedir.   Bu tür yalana başvuran çocuklarda anne babaların çocuk eğitimindeki yanlışları dikkati çeker. Çocuk, başkalarının hak ve çıkarlarına kendisinin ki kadar değer vermeyi öğrenememiştir.  Bu tür  yalana başvuran çocuklarda genellikle yalanın yanında başka davranış bozuklukları da görülür. ( hırsızlık, okuldan kaçma, çeteye dahil olma v.b.)

Çocuklar çıkarları olmadan da yalan söyleyebilirler. Bu tür yalanlara patolojik yalan denir. Patolojik yalanda çocuk yalan söylemekten keyif alır, haz duyar. Bu çocukların söyledikleri yalanlar gerçeğe çok benzer. Bazen çevresindekileri kolalıkla inandırabilecekleri şeyleri anlatırlar, bazen de ilginç şeyler anlatarak çevresindekileri şaşırtırlar. Bu türden  yalan söyleyen çocuklar dikkat çekmek, ilgiyi kendi üzerlerinde toplamak için yalan söylerler.

Çocuklar,  yalan söyleyen birisini model alabilirler.  Model aldıkları kişiye özendikleri için yalan söylemek  hoşlarına gidebilir.

Bazen ebeveynler farkında olmadan çocuklarını yalan söylemeye teşvik edebilmektedirler. Çocuklarından gerçekleri gizlemesi için yardım isteyebilmektedirler. Örneğin; telefona bakmak istemeyen babanın çocuğuna evde yok dedirtmesi gibi, eşlerinden bir şeyler gizleyen annelerin çocuklarına babana sakın söyleme gibi tembihleri çocukları yalana teşvik edebilmektedir.

Çocuklar,  yalan konuşmayı ilk olarak sözde yalanlara başvurduğu zaman öğrenirler. Bu dönemlerde yalan söylemenin onları ceza almaktan koruduğunu gördüklerinde ya da söyledikleri yalanlardan keyif aldıklarında bu  durum  alışkanlığa dönüşebilmektedir.

Yalan söyleme nedenleri?

  1. Korku ve cezadan kurtulmak için: Özellikle sınav dönemlerinde öğrencilerin en büyük korkusu; sınavı(ları) kazanamamak ve sınavdan sonra anne – babanın göstereceği tepkiden veya ceza vermesinden korkarak yalan söylemesidir. Deneme sınavlarından başarısız olan gençler, çocuklar da yine aynı şekilde anne – babalarının kızmasından, dayak atmasından, fırça atmasından korktuklarından dolayı yalana başvurabilmektedirler.

Anne- babalar  her  zaman  istenmeyen davranış ortaya çıkmadan önce koruyucu tedbirler almalıdırlar. Sınav ya da denemelerdeki  olumsuz sonuçlarla karşılaşmamak için çocuğunuzla oturup konuşmalısınız, beklentilerinizi makul ve mantıklı bir şekilde açıklamalısınız. Çocuğunuzun başarılı olmasında korkutma yöntemi yerine ödüllendirmeyi tercih etmelisiniz. Ödül,  cezadan her zaman daha öncelikli motivasyon kaynağıdır.  Ceza vermeniz  gerektiği zamanlarda çocuğunuzun yanlış davranışı cezalandırılmalıdır. Kişiliği hedef alınmamalıdır. Kişiliğini rencide edici veya küçük düşürücü söz ve davranışlar içine girilmemelidir. Örneğin; matematik dersinden düşük not alan, ya da düşük net yapan çocuğunuza; sen aptalsın, hiçbir şeyi beceremiyorsun denilerek odasından çıkmasına izin verilmezse  ya da temel ihtiyaçlarından kısıtlamaya gidilirse akşam yemeğini yemeyeceksin ya da arkadaşlarınla konuşmayacaksın gibi bu tür davranışlar başarıyı artırmadığı gibi çocuğunuzu daha da geriye götürür. Özgüven sorunlarına ve olumsuz benlik saygısına da yol açabilir. Bunun yerine matematik dersinde şu konularda eksiğin var, bu konulardaki eksikliğini tamamlayıncaya kadar televizyon izleme saatlerini ya da arkadaşlarınla dışarıda gezme saatlerini tekrar düzenleyelim mi gibi yapıcı etkileşim her zaman daha işlevseldir, ve daha çok olulu sonuçlar verecektir. Çocuğunuz da yalan söyleme ihtiyacı hissetmeyecektir.

2. Sorumluluktan kaçma:  Yalan söylemeye iten başka bir sebeptir. İlk çocukluk yıllarından başlayarak şu ana kadar çocuğunuzun sorumluluk ve görevlerini, çocuk yerine siz yaptıysanız, çocuğunuz çok rahat yalan söyleyebilir.  Verilen sorumluluklardan kaçmak için çocuklar, ergenler çok sık ve rahatlıkla yalan söyleyebilmektedirler.

Kendilerini  kontrol edebilen,  öz disiplin geliştirebilmiş,  bencil olmama ve başkalarının hak ve menfaatlerini  hiç olmazsa kendisinin ki kadar kıymet vermesini bilen bir çocuk, yalan söyleme ihtiyacı hissetmeyecektir. Bu durum  çocuğa ilk çocukluk yıllarından itibaren yaşına ve gelişim dönemlerine uygun soruluklar ve görevler verilmesiyle yakından ilgilidir.

3. Beğenilmeme ve sürekli eleştiri:  Tüm insanlarda olduğu gibi Çocuklar, ergenler  de takdir edilmek, değer görmek  beğenilmek isterler. Yaptığı ve gösterdiği başarılarla ya da gayretleriyle tatmin olmayan ve mükemmeliyetçi yaklaşım sergileyen ailelerdeki çocukların yalan söylediği görülmektedir.  Çünkü;  Çocuklar, ergenler, eleştirilmenin ve beğenilmemenin verdiği olumsuz durumdan, duygudan kurtulmak ve rahatlamak isterler.  Bunun için de kolaylıkla yalana başvururlar.

4. Arkadaş çevresi:  Yalan söyleyen ve bunu kişiliğinin bir parçası haline getirmiş arkadaş çevresi olan çocukta, çevresinin etkisiyle yalan söyledikleri görülebiliyor.

Çocuğun arkadaşlarının kimler olduğu, boş zamanlarda onlarla neler yaptıkları mutlaka  çocuğunuzu  boğmadan takip etmelisiniz. Çocuğunuzun okul ve okul dışı çevresi hakkında bilgi sahibi olmalısınız. Kötü arkadaşların zararı anlatılarak onlardan ayrılmasının uygun olacağı yumuşak bir üslupla anlatılmalıdır ve çocuğunuz için olumlu  sosyo- kültürel ortamlar oluşturmalısınız.

5. Çocuğa baskı yapma:  Doğru  söyletmek için sıkıştırma, baskı yapma çocuğunuza yalan söyletebilir. Dudağında yemek bulaşığı olan çocuğunuza kızarak, bağırarak “ Bunu sen mi yedin?”  gibi başka bir cevap ihtimali olmayan sorularla sıkıştırmak çocuğunuzu yalana sevk edebilir. Bu tür durumlarda çocukların ilk tavrı “inkar”  etmek olur.  Bu yemeği yememen lazımdı diyerek tepki vermek daha olumlu sonuç vereceğini unutmayınız.  

Testlerini çözmediğini bildiğiniz ya da ödevlerini bitirmediğini bildiğiniz çocuğunuza annesi, “Babası, çocuğuna sor bakalım testlerini çözmüş mü ya da ödevlerini yapmış mı diye? Gibi soru sormak yerine,  “Ders programını uygulamakta zorlanıyorsan, yeni bir program yapalım veya ders çalışmanı engelleyen bir durum var mı?” şeklindeki yaklaşım daha olumlu sonuç vereceğini unutmayınız.

Baskı yapmanın en ileri derecesi dayak ve şiddet uygulamaktır.  “Doğruyu söylersen kızmam, dövmem” diyerek çocuğa suçunu itiraf ettirip, daha sonra da “Biliyordum senin yaptığını” diyerek daha çok kızmak, dayak atmak, çocuğun kişiliğinde derin yaralar, travmalar oluşturur. Gerçeği söylemenin kendisine pahalıya mal olduğunu gören çocuk, bundan sonraki olaylarda kolaylıkla yalan söyleyebilecektir.

Çocuğunuzu köşeye sıkıştırarak yalan söylemeye yönlendirmemelisiniz, yalan söylemesi için fırsat oluşturmamalısınız. Tepkileriniz duygusal değil, gerçekçi olmalıdır. İstediğiniz şey; çocuğunuzun yalan söylemeye ihtiyacı olmadığını öğrenmesidir.

Bir danışanımın anlattığı olay ibret vericiydi,  kendisinden izin alarak ismini vermeden paylaşmak istiyorum.  Hocam yalana çok başvuruyorum. Bırakmak istiyorum ama bırakamıyorum. Bunun sebebini yaşadığı bir anıya bağlamıştı. 7/8 yaşlarındaydım, evimizden bir miktar para  kaybolmuş ve ben suçlanmıştım. Ne kadar çalmadığımı söylesem de inandıramadım. Babam sonunda beni ayaklarımdan tavana astı ve doğruyu söyleyinceye kadar bu şekilde kalacağımı söyledi o kadar canım yandı ki korkarak ve ağlayarak ben yaptım baba diyerek bağırdığımı hatırlıyorum. Bunun üzerine babam beni indirdi. Ve doğruyu ben böyle söyletirim dedi. Sonra para bulundu. Benim çalmadığım anlaşıldı ama bundan sonra ne zaman sıkıntılı ve zor bir durumla karşılaşsam hemen yalana başvuruyorum, alışkanlık haline geldi hocam demişti.

Çocuğunuzun yalan söylediğini tespit ettiğinizde sakin kalıp ani kararlar vermemelisiniz. Neden yalan? sorusuna  cevap aramanız gerekir. Kendinize sormanız gereken sorulardan bazıları şunlar olabilir:

  1. Acaba çocuğuma yeterli ilgi ve sevgi gösterebiliyor muyum?
  2. Çocuğumun çevresindeki  insanlar, çocuğuma  kötü örnek mi oluyorlar?
  3. Çocuğum neden hatalarını yalan söyleyerek kapatmaya çalışıyor?
  4. Hoşgörülü bir ortamın olmaması çocuğumu yalana itiyor olabilir mi? Acaba çocuğum nasıl duygu ve düşünceler içinde? Gereken hoşgörüyü yeterince gösteriyor muyum acaba?
  5. Gücünün üstünde sorumluluk vererek yalan söylemesini  teşvik ediyor olabilir miyim?
  6. Çocuklar arasında kıyas yaparak yalan söylemesine mi sebep oluyorum?
  7. Çocuğum,  kendisine güveni zayıf olduğu için,  yalanlarla mı bu  açığını  kapatmaya çalışıyor?

Neler Yapılabilir?

Çocukları  ilk defa yalan söylediklerini yakaladıkları zaman ebeveynlerde hayal kırıklığı, şaşkınlık,  öfke  duyguları oluşabilmektedir. Nasıl davranacaklarını bilemez hale gelip, beklentilerinin boşa çıktığını düşünebilmektedirler.  Hatta bazı ebeveynler umutsuzluğa kapılıp, bu davranışı ortadan kaldırmak için yanlış yöntemler kullanabilmektedirler.  Peki neler yapılmalıdır sorusuna cevap vermeye çalışayım:

  1. Ebeveynlerin, çocuklarına iyi bir rol model olması, çocuklarına ve çocuklarının önünde diğer insanlara da dürüst davranmaları, çocuklarını kendi yalanlarına dahil etmeye zorlamamaları önemlidir.
  2. Ebeveynler ve öğretmenler çocukları çok iyi tanımalıdırlar. Kapasitelerinin çok üzerinde beklenti  içinde olmamalıdırlar.
  3. Çocuk hatalı, yanlış bir davranışta bulunduğu zaman bağırmak, dövmek, kızmak yerine onunla bu davranışı üzerine konuşulmalıdır. Çocukla iyi ve sağlıklı bir iletişim, etkileşim kurmak önemlidir.  Bu yaklaşımınız çocuğun korkuyla yalana başvurmasını önleyecektir.
  4. Çocuğa yeterince ilgi,  gösterilmelidir. Çocuğunuza koşulsuz sevgi sunmanız gerekir.
  5. Ebeveynler, çocuğu başka çocuklarla ya da kardeşleriyle kıyaslamamalıdır.
  6. Bir eğitim yöntemi olarak korkutma, eleştiri, baskı ve ceza kullanılmamalıdır.
  7. Çocuğun iyi olan, güzel olan davranışlarını yakalamak ve onları ön plana çıkartmak gerekir. iyi ve güzel davranışlarını takdir edilmelidir.
  8. Çocuğunuz yalan söylediğinde ona bu söylediğinin yalan olduğunu  anladığınızı ve hoşlanmadığınızı hissettirin.  Bu davranışı üzerine konuşun.
  9. Ebeveynler bir avcı gibi çocuğun yalanını yakalamaya çalışmamalıdır. Bu, çocuğunuza güvenmediğinizi gösterir ve çocuğunuza  sana güvenmiyorum  mesajı  verir. Ve çocuk nasıl olsa güvenmiyorlar diye yalan söylemeye devam edebilir.
  10. Yalan söyleyen çocuk, ergen  karşısında bu çocuğu, ergeni  yalan söylemeye iten sebepler nelerdir, bu sebepleri ortadan kaldırmak için neler yapılmalıdır? Sorularına cevap aramak olmalıdır. Enerjinizi sonuçlar  (yalan söyleme) değil de,  sebeplerin çözümü üzerine harcarsanız,  yalan söyleme  davranışlarının azaldığını görürsünüz.

Son olarak; Çocuğun verdiği, vermeye çalıştığı mesajları doğru okumak ve doğru anlamak gerekir. Çocuk eğitiminde unutulmaması gereken en önemli kurallardan bir tanesi de bir problemle karşılaşıldığı zaman probleme takılmak yerine, çocuğun nasıl bir mesaj verdiğini anlamaya çalışmak olmalıdır.  Çocuğun yalan söyleme davranışı ile değil, neden yalan söylüyor olabileceği ile ilgilenilmelidir. Yalan söyleme sebepleri ve çocuğun kaygılandığı, korku yaşadığı durumlar ortaya çıkarılmalıdır. Ergenlik çağında ergenlerin vermek istediği en önemli mesaj; kendime ait bir hayatım var.  Beni dinleyin ve beni önemseyin, mesajıdır.  

Yalan söyleme bir davranış bozukluğudur.  Tedavi edilmediği zaman başka rahatsızlıkların önünü açabildiği gibi davranış bozukluğunun  daha da uzamasını da sağlayabilir.  Bu sorunun  nedenlerini ve çözüm yollarını bulmak, konuşmak, altında yatan dinamik durumları düzeltmek için profesyonel yardım  almanız gerekebilir.

Sevgiyle ve sağlıkla kalın 🙂

  Erol AKDAĞ

Klinik  Psikolog

Çocuğun kişilik gelişiminde babanın rolü

Fatih Kısaparmak’ın türküsünde bahsettiği; Benim babam mert adamdır, mangal gibi yüreği, yufka gibi kalbi vardır. Hayatım boyunca hep ona özendim, fedakardır. Bir dikili ağacı olmadı pek ama kendisi onuruyla yaşayan, koskoca bir çınardır. Üstümdeki kol kanat, sırtımı yasladığım dağdır. Ben tepeden  tırnağa  BABAMIN OĞLUYUM…….

Çocuğun büyümesinde ve kişiliğinin oluşumunda vazgeçilmez olan, ancak ihmal edilen kişi genelde babalardır. Nedense  toplum  hep anne- çocuk ilişkilerini ön plana çıkarıp babalığı ihmal etmekteyiz. Halbuki çocuğun ruhsal, akademik, zihinsel,  psiko-sosyal gelişiminde babanın görevi en az annenin ki kadar önemlidir.

Bir çocuğa yaşına uygun olarak sunulan baba modeli onun bilinçaltında oluşan öyle görkemli bir yapıt veya eserdir ki hayatı boyunca hep ona bakarak hayatına şekil vermeye çalışır.

Çocuğun babaya olan ihtiyacı anne karnında başlar desem abartmış olmam. Babanın anneye gösterdiği yakın ilgi, sevgi, alaka annenin kendisine olan güvenini artırır. Hamilelik döneminin huzurlu ve daha sakin geçmesini sağlar. Hamilelik dönemini huzurlu ve daha sakin geçiren, daha mutlu geçiren annelerin çocukları, bu dönemde sürekli sorun yaşayan, boşanma arefesinde doğum yapan, yoğun stres altında hamilelik sürecini yaşayan annelerin çocuklarına göre daha sağlıklı olurlar. Hamilelik sürecinde sürekli gerilim, çatışma yaşayan anneler eşlerine yani doğacak çocuğun babasına güvenleri az olur. Evliliklerinin sağlıklı yürüyemeyeceği korkusu, kaygısı taşıyan annenin ruhsal yapısı, stres hormonları bu durumdan etkilenir. Bu durum,  anne ile bebek arasındaki göbek bağı yoluyla bebeğe geçer ve bebeğin gelişimini olumsuz etkiler. Doğum anında zorluklar yaşanmasına da neden olur. Bebek üzerinde de telafisi zor olabilecek derin etkiler bırakabilmektedir.

Çocuğu ile rahat iletişim kurabilen etkin bir baba modeli çocuğun her türlü gelişimine (fiziksel, ruhsal, zihinsel v.b.)  olumlu katkı sunar. Babanın çocuğu ile ilişki kurma biçimi çocuğun kişiliğini etkiler. Babanın ilgisinin eksik olması veya aşırı otoriter davranması, çocuğun içine kapanık, utangaç ve çekingen bir kişilik geliştirmesine neden olabilmektedir. Ya da tam aksine babanın dengeli bir otorite sağlayamadığı, disiplinsiz veya aşırı hoşgörülü bir yaklaşım tarzı da çocuğun kişiliğinin oturmamasına, uyum problemleri yaşamasına ve davranış bozukluklarına neden olabilmektedir.

Ne kadar iş yoğunluğu olursa olsun ilgili ve sevgi dolu bir baba, çocuğunda sosyal uyum yeteneğini artırdığı gibi çocuğunun hayata hep yapıcı ve olumlu bir pencereden bakma yeteneğini de geliştirir. Günümüzdeki  çocukların ve gençlerin büyük bir kesiminin  hayattan bir beklentisinin olmaması  ve hayata sürekli negatif anlamlar yüklemelerinin altında bu türden bir baba yaklaşımının etkisi vardır.

Çocuk sosyal hayatı ve dış dünyayı  babası üzerinden tanır.  Baba çocuğu dış dünyaya tanıştıran köprüdür. Ana çocuğun var olmasını sağlayan ana etkendir. Dış dünyada babanın fonksiyonu çocuğun sosyalleşmesi, dış dünyanın gerçekliğini algılatmasıdır.

Fatih Kısaparmak’ın türküsünde de bahsedilen tepeden tırnağa örnek alınacak bir baba modelinde sevgi dolu bir disiplin, çocuğu için her türlü fedakarlığa katlanan, onurlu, ekmek parası için gece gündüz çalışırken çocuğunu ihmal etmeyen, onun sevincini paylaşırken sıkıntılı anlarda da hep yanında olan özellikleri ön plana çıkarılmıştır. Çocuklarla ve gençlerle terapilerde çalışırken babalarından bahsederlerken ; Babamın işinden dolayı çok beraber olamıyoruz veya eve geldiğinde çok yorgun ve sinirli oluyor ben de bir şey söyleyemiyorum diyenlerin sayısı azımsanmayacak  kadar çok olduğunu üzüntüyle belirtmek istiyorum.  Böyle babalar belki çocuklarının her türlü maddi ihtiyaçlarını karşılıyorlar ama eşinin ve çocuklarının gerçek ihtiyacı olan birlikte verimli, keyifli zaman geçirme, sohbet etme, anlatılan şeyler kendisi için sıradan şeyler olsa da çocuğunun dünyasında çok önemli olduğu bilinci ile sabır gösterip aktif dinleme ruhsal ihtiyaçlarını karşıla(ya)mıyor demektir.  Bu yüzdendir ki;  Çocuklar büyüdüklerinde anne- babaları onunla birlikte olmak istediklerinde o,  hep  arkadaşlarını ve başkalarını tercih etmektedirler.  Çocuklarını ya da ergen evlatlarını terapiye getiren anne- babalar bu durumu şöyle izah ederler; Eskiden çok vakit bulup çocuklarla pikniğe, gezmeye gidemiyorduk. Şimdi zamanım müsait. Ne zaman hafta sonu şöyle ailecek bir yerlere gidelim istiyoruz bu sefer çocuklar mutlaka gelmemek için çok önemli işleri oluyor diye çocuklarını, evlatlarını şikayet ediyorlar.

Motivasyon üzerinde de babanın çok önemli rolü vardır. Motivasyonun özünde çocuklara yapacakları işin kendileri ve başkaları için ne kadar önemli olduğunu benimsetmek vardır. Her çocuğun motivasyon kaynakları farklı olabilmektedir bunun için çocuğunuzu iyi tanımanız ve çocuğunuzun motivasyon  kaynaklarını  fark edebilmeniz gerekir. Komşunun çocuğunu motive eden faktörler sizin çocuğunuzun hiç ilgisini çekmeyebilir. Her çocuğun kendi ilgi alanına veya mizacına göre motivasyonun değişiklik gösterdiğini unutmamak gerekir. Özellikle belirtmek gerekirse; çocuğunuzu gerek motive ederken gerekse sağlıklı bir iletişim kurabilmek için çocuğunuzu çok iyi tanımanız gerekir. Ben çocuğumu ne kadar tanıyorum sorusunu kendimize mutlaka sormalıyız. Çocuğunu iyi tanıyan babalar çocuklarına daha çok yardımcı olurlar.

Bir çocuk babasından ne bekler ? Bu sorunun cevabını babalar yakalayabilirse çocuklarına daha çok yardımcı olur. Çocuklar babalarından;

  1. Çocukların babalarından en büyük beklentisi, babaları tarafından kabullenilmek  ve anlaşılmaktır.  Yapılacak işlerde çocuklarınızın da fikirlerini almanız çocuklarınızı mutlu eder. ve  aranızdaki iletişimi, etkileşimi güçlendirir.
  2. Eve giderken o gününüz nasıl geçerse geçsin çocuklarınızın da sizden beklentileri olduğu daha doğrusu ilgi, sevgi, takdir v.b. görme hakları olduğunu göz ardı etmeden hak sahibinin hakkını vermeye itina gösterilmelidir.
  3. Çocuklarınızı bazen odalarında ziyaret edin. Özel olarak hatırlarını sormalısınız. Omzlarına dokunmalısınız varsa güzel bir şeyler çocuklarınızla paylaşmalısınız. Çocuklarınızın hoşuna gidecek ifadelerle seni seviyorum mesajı vermelisiniz.
  4. Sorunları çözmenin ve ev halkını memnun etmenin en güzel yollarından birisi de yarım saatte olsa aile içi sohbet edilmesidir. Bunu yaparsanız aile bağlarınız daha güçlü olacaktır.
  5. Çocuklarınızı başkalarının yanındayken hep iyi yönlerini vurgulamalısınız kusurları, yanlışları başkalarının yanındayken söylenmemelidir. Eleştiri birebir yapılmalıdır. Başkalarının yanındayken yapılan eleştiri çocuğunuzu size karşı asi ve dik başlı yapacağını unutmayınız.
  6. Birlikte belirlediğiniz kısa ve uzun süreli hedeflerine ulaşması için sürekli yüreklendirmelisiniz ve her zaman yanında olduğunuzu hissettirmelisiniz.

Baba  rolünü anne üstlenirse ne olur?

Çocuğun ilk bebeklik dönemlerinde bakımında annenin görevi  daha çok olsa da çocuğun yetiştirilmesi  ve eğitimi kesinlikle anne- babanın ortak sorumluluğundadır. Günümüzde babanın yoğun iş temposu veya ilgi- sevgisini yeterince gösterememesi nedeniyle babalık görevi ihmal edilmiş oluyor. Özellikle erkek çocukların cinsiyet rolünü kazanmasında babanın rolü çok büyüktür. Kız çocukları da karşı cinsi anlama, babayla iletişimde bulunarak erkeklerin nasıl tepkide bulunduğu ve ileride kuracağı ailenin sağlıklı devam edebilmesi için eşler arasındaki dengenin nasıl sağlanacağı gibi konuları babayı modelleyerek öğrenir.

Babanın çocuklarıyla yeterince ilgilendiği onlara vakit ayırdığı zaman çocuklarda sağlıklı cinsiyet gelişimi de sağlanmış olur. Eğer baba çeşitli nedenlerden dolayı aile içinde yeterince etkin değilse, kız çocukları aile kurmada rolleri yerli yerine oturtamadığından dolayı aile içi geçimsizlikler ve çatışmalar yaşaması da kaçınılmaz olmaktadır.

Erkek çocuklar için anne, teyze, hala merkezli veya baba ilgi ve sevgisinden yoksun bir ailede büyüdüklerinde sadece kişilik bozukluğu değil, cinsel kimlik sapmaları da yaşayabilmektedirler.  

Çocukluğu otoriter bir anne ve evlenmemiş iki kız kardeş arasında geçen Alman filozof Nietzsche bir arkadaşına yazdığı mektupta “ isyancı kişiliğimde babasız bir evde büyümemin büyük bir yeri vardır.” der. Dolayısıyla baba, aile içinde gerekli  rollerini üstlenmeli, çocuklarına gerekli ilgi, sevgi, takdiri göstermelidir.

Erol AKDAĞ

Klinik Psikolog